29.1.2019 / Din

«Yâ-sîn Sûresinin konusu “yeniden diriliş”tir. Hz. Peygamber'in onu hassaten ölmek üzere olan insanlara okuma-hatırlatma tavsiyesi, bu ana tema bağlamında anlaşılmalıdır (Ebu Davud ve İbn Hibban)».

13.         Onlara, şu bilinen şehir (Antakya)[1] halkını darb-ı mesel ver;

                Hani göndermiştik ya biz, oranın halkına da rasüller/ elçiler.

14.         Evet, vaktiyle biz onlara iki elçiyi birden gönderdik;

                Onlar her ikisini de yalanlayınca, elçileri bir üçüncüsüyle destekledik.

                Bunlar, oranın halkına dediler ki: “Bakınız biz,

                Size Allah tarafından gönderilen rasüller/ elçileriz.”[2]

15.         Dediler: [Nebi değilsiniz]; sizler de bizim gibi sıradan birilerisiniz. 14/10… 50/2

                Rahmân’ın vahiy diye bir şey indirdiği yok; siz yalancının tekisiniz.

16.         Dediler: Rabbimiz biliyor ki, hiç şüphesiz biz size gönderildik elbet,

17.         Sorumluluğumuz, sadece tebliğden/ilâhi mesajları iletmekten ibâret.

18.         Söylendiler: “Siz, kesinkes bize uğursuzluk getirdiniz;

                Şâyet bu iddianıza bundan böyle bir son vermezseniz,

                Hiç çaresiz sizi recm ederiz/ öldüresiye taşa tutarız;

                Ayrıca, keyfimizce[3] elem verici bir cezaya çarptırırız.”

19.         Dediler: “Kendinizden kaynaklanmakta sizin uğursuzluğunuz;

                Ne yani,[4] size öğüt verilmesini, (uğursuzluk mu sayıyorsunuz)?[5]

                Doğrusu, sizler haddinizi aşırı şekilde aşmış bir topluluksunuz.”

20.         [Cehâletle iç içe geçmiş] o şehrin, şu hallerinin en uzak noktasından, [6]

                Seğirtti geldi ergin/ olgun/ ilim ve fikir ehli bir zat, bilginler tabakasından.

Aksa’l-Medine ibaresi, genelde “şehrin varoşlarından” şeklinde çevrilmektedir. Oysa “aksal-medine” ifadesi bir değil, birden çok anlama gelmektedir:

  1. Şehrin öte yakası, öbür ucu demektir.
  2. Şehrin yüksek sınıfından, önde gelenlerinden birisi manasındadır. Salât- münciye’deki “agsal-gâyât; gayelerin en yükseği, en yücesi” ile aynı anlama gelir.
  3. Kavminin o günkü anlayış, düşünce ve yaşam biçimlerinden olabildiğince uzak ve kendine göre seviyeli birisiydi ki, “Sizden hiçbir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir” sözleri de ondaki bu farklı anlayışı gösterir.»[7]

Biz âyetin ilk paragrafını, bağlama en uygun olduğuna inandığımız üçüncü manayı esas alarak tercüme ettik.      

                İşin aslı, Kur’an, zâtın kişiliğiyle bizler ise işiyle ilgileniyoruz. Âyetin ne söylediğini selef iyi anlayıp, ona Habib, yani sevilen kişi demişler; sonrakiler ise buna Neccarlığı yani marangozluğu eklemişler.

                Bu elit insanın, marangoz olduğu da kesin değil zaten. Heykel yapan dülger olduğunu (K. Yolu, 4/484) söyleyenler olduğu gibi, halı çırpıcılığı veya ipekçilik gibi (Evrensel Çağrı, 1025) başka uğraşları olduğunu söyleyenler de olmuş. Yani bu zatın aslında ne iş yaptığı hem tam olarak belli değildir, hem de zaten önemli olan işin bu kısmı değildir. Kesin olan şey şudur ki bu şahıs, hem “habib/ yani Allah tarafından sevilen” hem de “toplumunun ileri gelenlerinden” biridir.

                Kısacası, âyet elçilere destek vermek isteyen bu şahsın “ilim adamlığını” ön plana çıkarırken, biz onun neccarlığıyla veya kassarlığıyla uğraşıyoruz. Yani âyet onun ilmi kişiliğinden/bilgeliğinden bahsediyor, biz ise mesleki kimliğinden söz ediyoruz. Bu zat, Allah’tan gıyabında haşyet duyan birisi olduğuna göre (36/11), ulemâ zümresine mensup birisidir. Zira “Allah’a ancak âlimler derin saygı gösterirler” (35/28).

                Hem bilge birisi olmasaydı, 22. âyetteki oldukça mühim ve o gün için sırlı bir mevzu olan “insan fatarasından” nasıl bahsedebilirdi ki?

                Meâl, tefsir ve sözlüklerdeki birazdan sıralayacağımız şu kısacık notlar bile, bizim bu tezimizi ispata yeterli delillerdir:

  • «Racülün lafzındaki tenvin, tazim içindir ki, “racül-ü kâmil / olgun adam” demektir.»[8]
  • «Racül, “Ergin, yetişkin erkek. Bir işin başarıcısı, bir işin ehli” demektir.»[9]
  • «Âyette sözü edilen kişi Habîbün-Neccâr adlı bilgin bir zat olup, ipekçilik, kassarlık (yün çırpıcılık, leke çıkarıcılık/kuru temizlemecilik) veya marangozluk yapardı.»[10]
  • «Mantıklı ve hikmet dolu sözleriyle, elçilere yardımcı olan gerçek bir mümin…»[11]
  • «Şehrin ileri (gelenlerinden) bir adam.»[12]

Bu konuya fazlasıyla eğildik ki, Müslümanlar, elçilere yardıma koşan bu imanlı şahsın, şehir yaşantısının ötelerinden gelen biri olduğu zehabına kapılıp, kendilerini toplumdan soyutlayıp uzlete çekilmemeliler; aksine toplumlarının içerisinde kalıp hem çağlarının bilgisiyle hem de Allah’ın çağlar üstü ilmiyle bilgilenmeliler.

Kimi insanlar, mağaralara çekilip, aksiyondan uzak, eylemsiz ve üretimsiz bir hayatı, âhirete hazırlanmak sandılar. Onlar, ötelere hazırlanmanın dünya işlerini terk etmekle mümkün olacağını zannettiler. Çalışmadılar, üretmediler, yeteneklerini geliştirmediler ve çevrelerine yardımcı olma yolunda güçlenmediler. Bu yüzden de dinlerini, değerlerini, kültürlerini ve medeniyetlerini güçlendirip koruyamadılar. Ezildiler; fakir, güçsüz ve çaresiz kaldılar.

                Dedi ki: “Yurttaşlarım! [Hadi beni saymıyorsunuz],

                Bari [Allah tarafından] gönderilen şu elçilere uyunuz.”

21.         “Uyunuz onlara; bakınız sizden bir ücret talep etmiyorlar.

                İlâveten, (kendileri de zaten) dosdoğru bir yolu izliyorlar.”

22.         “Hem ben, niçin kulluk etmeyeyim ki, beni [hücrelere] bölen[13] [Rahmân’]a;

                Eninde sonunda, [son nefesinizde] hepiniz döndürülecek değil misiniz ona?”[14]

23.         O Rahmân’ın yanı sıra edinir miyim ben hiç başka ilâhlar?

                [Rahman dururken, sahte ve güçsüz tanrılara ne gerek var]?”

                Hem rahman bana bir zarar vermek istese, onlar bana ne şefaat edebilirler,

                Ne de beni, [mücrimlerin cayır cayır yanacağı cehennemden] kurtarabilirler.”

24.         “İşte o zaman ben de elbet,                                          

                Âşikâr bir sapıklığa düşerim [ilelebet].”                   

25.         “Kesinlikle iman ettim ben, [şu an şirk koşmakta olduğunuz] Rabbinize;

                (Lütfen)[15] dinleyiniz tavsiyemi![16] [Tâbî olunuz size gönderilen bu elçilerinize].

26.         [Bu aydın, vatandaşları tarafından hunharca katledildi];

                Kendisine: “sen cennetliksin/ haydi gir şu cennete” denildi;

                [Cennete girer girmez de kendi kendine şu şekilde söylendi]:

                Ah! Keşke soydaşlarım[17] şunu bir bilselerdi;

27.         “Bilselerdi Rabbimin beni hem bağışladığını,

                Bir de saygın kimselerin[18] arasında ağırladını.” 2/154. 3/169.

                [Muhtemelen, onlarda hemen iman ederlerdi].



[1] (Kur’an Yolu; Hayat Kitabı KUR’AN; M. Öztürk)

[2] «Bazı müfessirler, bu elçilerin peygamber değil de Hz. İsa’nın gönderdiği havârîler olduğunu söylerler.

Âyette, elçilerin ‘Allah tarafından’ gönderildiği ifade edildiğine göre, bunların Hz. İsa tarafından yollanan havâriler şeklinde anlaşılması isabetli olmaz. Kaldı ki, Yeni Ahid’de Antakya’ya gittiği belirtilen Barnabas, Petrus ve Paul’ün oraya gidişleri, İsa aleyhisselam’dan sonradır (Rasüllerin İşleri, 11/19-26; 14/8-28; 15/22, 35-36).» {Evrensel Çağrı, 1025. Prof. Dr. Hamdi Döndüren; Kur’an Yolu, 4/483. Heyet, D.İ.B}.

[3] «Minnâ kelimesinin bu bağlamdaki en uygun karşılığı “keyfimizce”dir. Zımnen: ‘hiçbir hak ve hukuk gözetmeksizin’ cezalandırırız demektir.» {Hayat Kitabı, 875, not: 4. M. İslâmoğlu}.

[4] M. İslâmoğlu

[5] (M. Z. Duman)

[6] «Kavminin o günkü anlayış, düşünce ve yaşam biçimlerinden olabildiğince uzak ve kendine göre seviyeli birisiydi ki, “Sizden hiçbir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidâyete ermiş kimselerdir” sözleri de ondaki bu farklı anlayışı gösterir.» {Kur’an’da Kim Kimdir? 60}. * [Elçiler taşralı/dışarılı oldukları için sözleri dinlenilmedi zannedilmesin. Bu kişi, geçmişi tarihe uzanan şehrin en köklü ailelerine mensup birisi olduğu halde onu da dinlemediler. Zira kâfirler, dostlarına (3/118), hatta evlâtlarına (19/47) bile acımayacak bir tarzda Allah’a karşı kindardır (36/77). Niyesi ise şu fıkra da gayet açıktır: “Nasreddin hocaya demişler ki: Falan kişi senin aleyhinde atıp tutuyor. Hoca birazcık düşünüp şöyle cevap vermiş: Hayır, olamaz! Zira bugüne kadar ona hiçbir iyiliğim dokunmadı”.  İşte kâfirler de Allah’tan ne kadar iyilik görüyorlarsa, o kadar da hasım kesiliyorlar. Islâh olasıcalar… Aksi takdirde kahrolasıcalar!]

[7] Kuran’da Kim Kimdir? 59-60, Abdülkadir Süphandağı & Hüseyin Kerim Ece

[8] Hülâsatül-Beyan, 11/4621. K.  Mehmed Vehbi.

[9] Osmanlıca Türkçe Sözlük, Mustafa Nihat ÖZÖN

[10] Evrensel Çağrı, 1025, not: 12. Prof. Dr. Hamdi Döndüren

[11] Beyânül-Hak, 1/299. M. Zeki Duman

[12] Hayat Kitabı, 875, not: 6. M. İslâmoğlu

[13] Fatara: uzunlamasına yardı, böldü (müfredât); fâtır, yaran-bölen demektir. Hadis ve lügat alimi ibnil-esir, ennihâye adlı eserinde fatara kelimesi altında şu rivayeti nakletmiştir: “Rasûlüllah s.a.v. o kadar namaz kıldı ki, (hattê tefeddarat gademêhü) sonunda ayakları çatladı, yani yarıldı”. Spermlerin rahme atılmalarından ve yumurtaya çarpmalarından sonra bölünmeye başladıklarını ve böylece yeni bir canlının meydana gelmeye ilk adım atmış olduklarını modern ilim [yeni] keşfetmiştir. Bu izahın ışığında, cümleyi şöyle çevirebiliriz: “Ben niçin beni bölerek yaratana kulluk etmeyeyim?” {Bkz. Çağımızı aydınlatan Kur’an Mucizeleri. 254 ve 257, Mehmet Eminoğlu}. * [Fatara, yaratmak değil yarılmaktır. Buradaki “fatara”yı “yarattı” diye çevirenlerin hiç firesiz hepsi, “infitar” kelimesini (82/1) çevirirken “yaratmak” anlamını tercih etmemişlerdir. Çünkü anlamı “yaratmak” değildir. Ama bir alışkanlık, almış başını gitmektedir].

[14] 6/36, 61, 93. 23/99. 50/19. 63/10. (4/18. 11/51)

[15] (M. Sağ)

[16] «Habib Neccar’ın, bu sözü inkârcı kavme söylediği kabul edildiğinde: “Artık beni dinleyin, şeytana uymayın” vurgusu taşır.» Hayat Kitabı, 875, not: 8. M. İslâmoğlu

[17] M. Yıldız

[18] A. Parlıyan