25.2.2019 / Din

«Kur’an’ın, sağ olanları ikaz etmek için indirildiğini belirten 70’inci âyetin Yâsin Sûresi’nde geçmesi, sûrenin ölülere değil, dirilere okunması gerektiğini ortaya koymaktadır.»

                55.          Bugün cennet halkı, cidden zevk ve sefa ile meşgul[1] olmaktalar; 50/31…

                56.          Eşleriyle birlikte, gölgeliklerde konforlu koltuklara[2] yaslanmaktalar.

                «Cennetlikler, yiyip içecekler, gülüp eğlenecekler (2/25. 15/45-48. 18/31. 37/41-61. 22/23-24. 37/40-50. 39/73-75. 43/67-73. 44/51-57. 47/15. 50/34. 52/17-20. 55/46, 50-76. 56/12-40. 76/11-22. 88/8-16). Cehennemlikler ise, ateşe girecekler, zıkkım yiyecekler, sıkıntı çekecekler (16/84-88. 19/69-70. 23/103-108. 27/83-85, 90. 41/19-24. 52/11-16. 77/-35-37. 88/1-7).»

                «Cennet hayatı, aynı anda binlerce yerde, binlerce farklı meşguliyetle geçer. Cennette insana nurdan maddeye, maddeden ruha geçiş özgürlüğü verilir. İnsanı bir yerde hem bir ağacın meyvesinden yerken görürsünüz; hem de aynı anda ışık olup ötelerdeki cennet yıldızlarına uçarken görürsünüz. Böylesi bir melek özgürlüğünde yaratılacak olan cennet insanı, cennetin yüz bin yerinde yüz bin deneyimi bir anda yaşayacaktır (Sözler, 462, 28. Söz, S. Nursî).»[3]

                «Cennet “örtmek, gizlemek” anlamındaki cenn kökünden isim olup “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe” mânasına gelir»[4]

                «Âhiret cenneti sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de mevcuttur. İman ve iyi davranış sahibi kimselerin ebediyet âleminde “cennetlerin has bahçeleri”nde (ravzâtü’l-cennât) yaşayacaklarını ifade eden âyette (42/22) yer alan ve sözlük anlamları bakımından her ikisi de “bahçe” anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok âyette iyilere vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa birden fazla tesisin bulunduğu ve her mümine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Kur’ân-ı Kerîm’de cennet için “güzel meskenler” (9/72; 61/12), “üst üste kurulmuş konaklar” (39/20) ve “ev” (66/11) kavramları kullanılmak suretiyle onun maddî mânada eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan cennet tasvirleri içinde, âyetlerin ekserisinde altlarından nehirlerin aktığı ifade edilmiştir. İbn Kayyim’in de belirttiği gibi bu âyetlerde geçen “taht” (alt) zarfı, cennet toprağının görünmeyen alt tabakası demek olmayıp ağaçların, binaların ve benzeri tesislerin zemini ve eteği anlamına gelir. Sözlük anlamı “bağ, bahçe” olan cennette ağaçların bulunması tabiidir. Çeşitli âyetlerde gölgelerden, dallardan, sarmaş dolaş olmuş koyu yeşilliklerden, meyveleri kolayca toplanabilen ağaçlardan bahsedildiği gibi, özel olarak hurma, nar, reyhan, kiraz, muz gibi ağaç ve bitkilerden de söz edilir (55/12, 68; 56/28-29). Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da, “Allah sizi cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi bulursunuz” şeklinde cevap vermiştir (Tirmizî, “Sıfatü’l-cenne”). Kur’ân-ı Kerîm ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür: 1. Sonsuz lüks ve konfor. 2. Sürekli barış ve huzur. 3. Cennet ehlinin hem bedenî hem ruhî bakımdan son derece güçlü ve yetenekli olmaları. 4. Mânevî tatmin (rızâ). 5. Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak. 6. Ve bütün bunları saran bir ebediyet. Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nida edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olup asla hastalanmayacaksınız, sonsuza kadar yaşayıp ölmeyeceksiniz, gençliğinizi koruyup hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız, sürekli nimetler içinde olacak ve güçlükle karşılaşmayacaksınız” (Müslim, “Cennet”, 22). Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan özellik, onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur. “Gönüllerindeki kini söküp atacağız” (7/43) şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının delilidir. Yine ilgili âyet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlâkî hayat yaşanacak, cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir (15/47; 56/25; Müslim, “Cennet”, 16-17). Cinsiyetin insan hayatında önemli bir yer tuttuğu şüphesizdir. Kur’ân-ı Kerîm’de de vurgulandığı üzere (30/21) karşı cinsler hayatlarını birleştirmekle bedenî ve ruhî tatmin bulmaktadırlar. Aynı tatminin uhrevî hayatta da devam etmesi tabiidir. Cennet tasviriyle ilgili çeşitli âyet ve hadislere göre cennette hem dünya kadınları hem de hûriler bulunacaktır. Âyetlerde geçen “tertemiz zevceler” ifadesi (2/25; 3/15), hûrilerle birlikte dünya kadınlarını da kapsamına almaktadır. Cennete giriş öncesinde müminlere uygulanacak bedenî ve ruhî arındırma operasyonu sonunda, kadınların cinsî hayatlarına olumsuz etki yapan, mutluluklarını bölen fizyolojik ârızaların ve ruhî depresyonların tamamen giderileceği anlaşılmaktadır. Çeşitli âyet ve hadislerde cennet kadınlarının güzelliği, zarafeti ve çekiciliği konusunda canlı tasvirler mevcuttur. Ancak âlimler bu tasvirlerden hûri kaydını taşımayanların bile hûrilere münhasır olduğunu kabul etmişlerdir. “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar” anlamına gelen hûrilerin cennet erkekleri için farklı bir yapıya sahip kılınarak yaratıldığı ve “erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, eşleriyle eşit yaşta genç kızlar” gibi kavramlarla vasıflandırıldıkları muhtelif âyetlerde görülür. Cennetteki cinsî hayatla ilgili tasvirlerde güzellik, çekicilik vb. faktörler kadınlara nispet edildiği halde bu tür tasvirlerin sağladığı özendirici sonuç ve avantajların genellikle erkekler için söz konusu edildiği ve kadının âdeta erkeğin zevklerini tatmin eden bir vasıta olarak gösterildiği şeklinde bir itirazın ileri sürülmesi mümkündür. Arap dilinde kadınlı erkekli bir topluluğa hitap edilirken veya onlara yönelik açıklamalar yapılırken müzekker sigaların (eril kiplerin) kullanıldığı bilinmektedir. Cennet Kur’an’da genellikle “iman ve sâlih amel” sahiplerine vaat edilmiştir. Ancak bu temel prensibin dışında kalan bazı grupların da cennete girecekleri, çok yönlü tartışmalara rağmen âlimler tarafından umumiyetle benimsenmiştir. Bunlar çocuklar, deliler ve fetret dönemlerinde yaşayan insanlardır. Müslüman ailelerinin ergenlik çağına gelmeden ölen çocuklarının cennete gireceği âlimlerin çoğunluğu tarafından kabul edilmekte, ancak müşriklerin çocukları için tereddütler bulunmaktadır. Mutlak adâlet, nihayetsiz lütuf ve rahmet sahibi olan Allah, mükellef olmayan kullarını cehennemle cezalandırmayacağına göre çocukların ve delilerin ebediyet âlemindeki yerlerinin cennet olacağı kabul edilmelidir. Hak dinin varlığından ve peygamberlerin tebliğlerinden haberdar olmayan insanlar da akıllarıyla kâinatın yaratıcısı ve yöneticisini idrak etseler bile onun emir ve yasakları hususunda bilgi sahibi olamayacaklardır. Bu husus dikkate alınarak, onların da dinî yükümlülük açısından çocuklar ve deliler gibi mâzur görülecekleri düşünülebilir (bk. Halîmî, s. 175-182; Kurtubî, s. 591-600).»[5]

               

                Muhammed Sûresi 12

                Allah, iman edip sâlihât işleyenleri cennetlere girdirir;

                O cennetler ki, çağlar durur altlarından [daima dört] nehir.

                Kâfirler ise, (yalnız dünyadaki nimetlerden biraz)[6] zevklenirler;

                Hayvanların yedikleri gibi yerler, [onların içtikleri gibi içer]ler;

                [Âhirette ise, olsa olsa] ateştir, kendilerine verilecek meskenler.

 

                «Allah Teâlâ kendilerinden ahid aldığı İsrâiloğulları’na şöyle demiştir: “Ben sizinle beraberim. Eğer namaz kılar, zekât verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve ihtiyacı olanlara faizsiz borç para verirseniz günahlarınızı örter, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlerime koyarım. Bundan sonra inkâr yolunu tutanınız iyi bilsin ki doğru yoldan sapmıştır” (5/12).»[7]

                57.          Onlara o cennette daha fâkihe[8] /nice zevkler [9]/ taze yemişler[10] var;

                               [Yalnız bununla da kalmazlar], canlarının çektiği ne varsa kavuşurlar. 2/25. 43/ 68-73. 50/35

                «57’inci ayetin ilk cümlesi lâfzen “orada onlar için meyve vardır” anlamına gelmektedir. Fakat ifadenin akışı ve bağlamı dikkate alındığında, “orada onlar için her tür meyveden, yenecek içecek, haz verecek her nimetten bol miktarda vardır” manasının kastedildiği anlaşılmaktadır.»[11]

                58.          Orada, rahmeti sonsuz Rabbin “size selâm olsun” buyruğunu duyarlar,

                               “Kullarım! Hepinize mutluluklar dilerim” hitabına bilfiil muhatap olurlar. 13/24. (50/35)

                «Bu olayın nasıl gerçekleşeceği Hadis-i Şerif’te şöyle belirtilmiştir: “Cennet ehli, nimetlerle zevk içinde iken, bir ışık parıldar, başlarını kaldırıp bakınca bir de ne görsünler, üzerlerinde Rab, kendilerini cemâlinin şerefi ile şereflendiriyor ve “Ey cennet ehli! Size selam olsun!” diye sesleniyor (İbni Mâce, Mukaddime, 13).»[12]

                «Âyetteki önemli olan husus, cennet nimetleri hakkında yapılan tasvirlerden sonra, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olma müjdesinin, belirtilen maddi nimetlerin hepsinden daha değerli olduğuna vurgu yapılmış olmasıdır.»[13]

                «Selâm kelimesine, “kurtuluş”, “rahat”, “iç barışı” ifade ettiği için, bunların tümünü ifade eden “mutluluk” manası verilebilir.»[14]

                «Selâm, “barış, huzur, güven ve esenlik” demektir. Cennet, Allah’ın insanları davet ettiği selam yurdudur (10/25. 6/127). Mü’minlerin oradaki niyazı selâmdır (10/10). Yüce Mevlâ da onları bizzat selâmlayacaktır.»[15]

                «İlâhî Cemal:

                O da ne?

                İşte gök kapıları açılıyor. O tarifsiz Nur, nurların nurundan bir yansıma şeklinde ruhumuza ulaşıyor. Biz donuyoruz ve İlâhî Cemali seyre dalıyoruz. Meğer cennetin coşkulu nice yılları, bize bu anın bir saniyesinin zevkini bile tattıramamış. Meğer İlâhî Cemalin bir saatlik seyri, cennetin bin senelik saltanatıyla kıyaslanamazmış. Meğer bu yüzden Hz. Peygamber (asm), İlâhî güzelliğe nispetle cennetin lezzetlerini, okyanustan bir damla misaliyle anlatmış.»[16]

                59.          [Rab buyuracak]: Ey mücrimler /ey bize tutanlar kafa, (36/77)

                               Bugün, geçin bakalım (şöyle müminlerden) ayrı bir tarafa (68/35-39)

                «Bu sözle ilgili belli başlı yorumlar şöyledir: İyi kişilerden ayrılın; tek başınıza durun; müminlerin arasına karışmayın; her türlü güzellikten mahrum kalın; her bir inkârcı grup ayrı ayrı dursun. Müminlere söylenen güzel ve iltifatkâr söze mukabil günahkârlara da bu şekilde hitap edileceği, böylece 54’üncü ayette belirtildiği üzere herkesin bu dünyada yaptıklarına göre muamele göreceği bildirilmektedir.»[17]

                60.          “Ey Âdemoğulları! Ben sizinle [vaktiyle] ahitleşmemiş / sözleşmemiş miydim?[18]

                                Şeytana kulluk etmeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır (dememiş miydim)? 43/62

                «Şeytana kulluktan maksat, onun kışkırtmalarına kapılmak ve telkinlerine uymak, buyruklarını yerine getirmektir (Taberî, XXIII, 23; İbn Atıyye, IV, 459).»[19]

 

                61.          (Size: “Sadece)[20] bana kulluk edin” diye (emretmemiş miydim)?[21] 17/23

                               “Sırât-ı Müstekîm[22]/doğru yol bu yoldur işte” dememiş miydim? 22/67. 28/87-88

 

                62.          (Gördünüz) işte, düşmanınız olan o Şeytan,

                               Saptırdı sizden birçok nesli[23] [dosdoğru yoldan]

                               (O zaman) neredeydi aklınız / gitmiş miydi baştan?[24]

                «Şeytan, bizim can düşmanımızdır (7/20-23; 20/117-123; 43/62; 6/142 ve 35/6). O bizi uyuşturucuya, hırsızlığa, cinayete, ihanete, teröre, ırkçılığa, teşvik edecektir. Onunla iş birliği yapanlar, anne babasına ve topluma hayatı zehir edecektir. Nefsimiz şeytanla yakınlaştıkça, utançlara imza atmaya başlayacağız, cinsel, sosyal ve ekonomik ahlâkımız, utanacağımız biçimlere bürünecek. Sağlığımızı bozan, vicdanımızı inciten, bunalımlarımızı arttıran maddî süsler üreterek, bize lezzet diye yutturacaktır. Onları tadarak, koklayarak ve deneyimleyerek de, Aziz Allah’tan uzaklaşmış olacağız.»[25]

 

                63.          Tehdit edildiğiniz cehennem, işte budur;

                               (Bu azap, akıl etmemenizin bir sonucudur).[26]

 

                64.          Küfretmenizin neticesi olarak,

                               Destek verin bugün ateşe; (o ateşi çıra gibi tutuşturarak).[27]

 

                65.          O gün, mühür basarız mücrimlerin /suçluların ağızlarına;

                               Bizimle elleri konuşur, ayakları da tanıklık eder kazandıklarına. 24/24. 50/21.

                «Herkesin hayatının filmi, sebep ve sonuçlarına kadar tüm detaylarıyla kendi defterine kaydedilmiştir. Bildiği bilmediği, hatırladığı ve unuttuğu her şey, büyük de olsa küçük de olsa defterindedir. Bir ölüme yol açmışsa veya bir hayat kurtarmışsa; bir kalbi karartmış veya bir üzüntüyü paylaşmışsa; komşusunun evinin önünü süpürmüşse veya kendi balkonundan onun balkonuna çöplerini silkelemişse; birinin dedikodusunu etmişse veya kusurunu gizlemişse, yani iyi veya kötü olarak her ne yapmış her ne işlemişse hepsi defterindedir.

                Ellerimizin dokunduğu nesneler, ayaklarımızın bastığı yerler, dudaklarımızdan dökülen tüm sözler kayıtlıdır.

                Yaptıklarımızın kaydı, beynimizde, maddemizde ve genetiğimizdedir.

                Gerçeği gizlemek kimin haddine?

                Yapan susarsa, eller konuşacak; ayaklar da tanıklık yapacaktır.»[28]

                Bkz: 18/49; 54/52; 69/19, 25-26; 17/14;

 

                66.          Biz (insanların iyi ile kötüyü ayıramamalarını) isteseydik,

                               (Gerçeği) [29] görme melekelerini tümüyle yok ederdik.

                               0 vakit, (doğru) yoldan (çıkmak için)[30] yarış ederlerdi

                                [Peki], bu vaziyetteyken (gerçeği)[31] nasıl göreceklerdi?

                  «Besura fiili, fiziksel olarak görmeden ziyade zihinsel olarak görmeyi ifade eder. Taberi’nin rivayetine göre İbni Abbas hazretleri ennê yübsırûn ifadesinin “onlar gerçeği nasıl kavrayabilirler” anlamına geldiğini söylemiştir.»[32]

      

                «Bu âyet, “Eğer dileseydik, hak yoldan saptırırdık, böylece onlar hidâyete ulaşmak için yarışırlardı, fakat bir türlü (hak yolu) bulamazlardı” şeklinde de tercüme edilebilir.»[33]

 

                67.          Evet; eğer (iradelerini ellerinden almak)[34] isteseydik,

                               Onları, konumlarına[35] uygun çirkin bir hâle çevirirdik.

                               Güçleri, onları ne ileri götürebilirdi

                               Ne de bir daha geri döndürebilirdi. (2/20)

                 «Mesaha, “bir şeyi çirkin hâle getirmek” demektir. Böylece, (…) insan olmak gibi şerefli ve yüce bir konumdan, eşya gibi basit ve değersiz bir konuma gelmesi anlamına geleceği vurgulanmıştır.»[36]

                «Mesh: İnsanın şeklini ve suretini değiştirmek; domuzlar, maymunlar ve başka hayvanlara benzetmek veya felç edip dondurmak yahut taşa dönüştürmek anlamındadır (2/65. 5/60. 7/166).»[37]

               

                68.          Kimin ömrünü uzatırsak /artırırsak yaşını

                               Yeteneklerini kısar[38] /tersine çeviririz yaratılışını. 16/70. 22/5. 30/54

                               Hâlâ mı akılları ermiyor/düşünmüyorlar mı sonunu başını?

                «İnsana uzun ömür verilmesi kendisi için ileriye dönük bir teminat olmayıp, aksine hayatın sonlu olduğunu daha açık biçimde görme imkânı sağlamaktadır. Şu hâlde inkârcıların dünyada kendilerine tanınan fırsatı ve süreyi, bitmez tükenmez bir sermaye olarak görmeleri büyük bir yanılgıdır.»[39]

                «Dingin gençlikte ertelediğimiz iyilikleri, yorgun yaşlılıkta yapma fırsatını kaçırabiliriz.»[40]

 

               69.          Biz şiir öğretmedik O’na,  

                               Zaten ihtiyacı da yok buna.

                “Mâ yenbeğı leh” ibaresini, gerekmez” diye tercüme eden birkaç kişi dışında[41] meallerin geneli “Şiir O’na yaraşmaz / O’na yakışmaz” / “O'nun için lâyık olmaz” / “O’na uygun düşmez” diye çevirmişler, böylelikle ibareye, âyetin ruhuna hiç yakışmayacak bir mana vermişler.

 

                Kim Demiş, Şiir, Som Şiirin Tebliğcisi Ve Mü’min Şâirlerin Hâmîsi Olan Efendimize Yakışmaz Diye?

                «Sözlükte şi‘r “bir şeyi inceliklerini kavrayarak bilmek, sezerek vâkıf olmak; uyumlu, ölçülü ve âhenkli söz söylemek” anlamlarında masdar; “seziş, hissediş, sezgiye dayanan bilgi; duygu ve heyecandan kaynaklanan uyumlu, ölçülü ve âhenkli söz” mânasında isimdir (Lisânü’l-Arab; Kamus Tercümesi; el-Müncid).»[42]

                «Kur’an, insanların sosyal ve kültürel hayatlarında önemli bir yer işgal eden şiiri ve şairleri mutlak olarak yermemiş, bilakis şiirin iyisine ve güzeline insanları özendirmiştir. Kur’an, putperestlik döneminin İslam ilkeleriyle ters düşen şiirini yermiştir. Nitekim 26/227. ayette özellikleri anlatılan gerçek müminler, müşrik dönem şairlerini yeren hükmün dışında tutulmuşlardır.

                Sahih hadis kaynaklarında yer alan birçok hadiste de iyi maksatla kullanılan şiir, kötülenen şiirden istisna edilmiş hatta özendirilmiştir (Buhari, Edeb: 90; İbni Mace, Edeb: 42).

                Ashâb-ı kiram arasında Rasûl-i Ekrem’in takdirlerini kazanmış birçok şair bulunmaktaydı. Bunların başında gelen Hassan b. Sabit’e: “Müşrikleri (şiirlerinde) hicvet, bil ki, kuşkusuz Cebrâil de seninle beraberdir” “Söyle! Rûhul-Kudüs de seninle birliktedir, sana yardım edecektir” buyurmuştur. (Buhâri, Bed’ül-halk, 6; Müslim, Fezâilüssahâbe, 153).»[43]

                «Mescid-i Şerif bina olunurken Peygamberimiz işçi gibi çalışırlardı. Gerek Ensâr ve gerekse Muhâcirler canla başla iş görürler; taş taşırken, kerpiç keserken şiirler terennüm ederlerdi.[44]

                Efendimiz kendileri de mescide bizzat malzeme taşıyorlardı ve şu mısraları okuyorlardı:

                “Hêzelhımêlü lê hımêlü hayber; Hêzê eberru rabbenê vezher. İnnel ecra ecrul êhırah; Ferhamil ensâra velmühêcirah.”

                Pak olan yükler bunlardır; Ticaret malları Hayber yükleri değil… Bu âhiret ticaretinin yoludur ve sevap onda… Yâ Rab, Ensâr ve Muhâcirlere sen rahmet eyle!

                Allah Rasûlünün mukaddes ağızlarından başkalarının şiirleri müstesna, bundan başka şiir serpildiği görülmedi. Kendisine Kur’an nâzil olan, şiir söyleyemezdi. [Zira] şiirin bu kadar üstünde olan, şiir söyleyemez.»[45]

                [Şairler sultanı N. Fazıl beyler bu konuda yanılıyorlar. Zira nebîler sultanı Efendimiz s.a.v. Huneyn Gazâsı esnâsında, şu şiiri inşad buyuruyorlar: “Enennebiyyü lê kezib; enebnü abdi abdilmuttalib.”][46]

                «Kâ’b bin Züheyr “Kasîde-i Bürde”yi okurken:

                “Âlemin ziyâlandığı nur rasül sensin; Sen Allâh’ın kılıcısın; Hak ile Bâtıl’ın arasını kesensin” mısrasına gelince, Allah Rasûlü sırtlarındaki hırkayı çıkarıp Kâ’b’a attılar…»[47]

                Şimdi söyleyiniz hangisi daha şiir? Kâ’b’ın söylediği takdirkâr kelâm mı, yoksa Rasûlüllâh’ın sergilediği lütufkâr tavır mı?

                «Seleme bin Ekvâ hazretleri anlatıyor:

                Allâh’ın rasûlüyle Hayber Gazâsına çıktık geceleri yol alıyorduk. Sahâbîlerden biri, Âmir’den şiir okumasını rica etti. O da devesinden indi v kendi şiirlerinden içli içli okumaya başladı:

                “Allâhümme levlê ente mehtedeynê. Velê tesaddegnê velê salleynê. Feğfir fidêen leke mê ebgaynê. Veelgîne sekîneten aleynê. Vesebbitil egdême en lê gaynê. İnnê izê sıyha binê ebeynê. Vebissıyêhı avvelû aleynê.”

                Allâh’ın sevgilisi sordular:

                -Kimdir şiir okuyarak develeri süren?

                -Âmir bin Ekvâ’dır diye cevap verdiler.

                -Allah Âmir’e rahmet etsin diye duâ buyurdular.[48]

                «Kazâ Umresi’ne gidilirken Peygamberin devesini Abdullah bin Revâha çekiyor ve önünde beyitler okuyarak yürüyordu: “Hallû benilküffêri an sebîlih. Gad enzelnerrahmênü fî tenzîlih. Bienne hayralgatli fî sebîlih. Nahnü gatrelnêküm alê te’vîlih.”

                Hz. Ömer (r.a) manzarayı gördü ve şanlı şairi ikaz etti:

                -Yâ Abdullah! Allah Rasûlü’nün önünde şiir mi okuyorsun?

                Efendimiz bu azarı duydular ve hemen şöyle buyurdular:

                -Bırak yâ Ömer okusun; o beyitler, tesir bakımından kâfirlere ok atmaktan daha tesirlidir.»[49]

                Efendimiz aleyhisselâm: “El emânetü meğnemen, vezzekêtü meğramen: Emânetler ganimet gibi telâkki edilip korunmadığında, zekât ise bir yük ve borç gibi kabul edildiğinde başınıza gelecek belâları bekleyin” (Tirmizî, Fiten, 38)[50] demiştir. Pür şiire bal gibi bir örnek teşkil edecek bu deyiş, bizce kendisine pek yakışıvermiştir.

                Görüldüğü üzere, Efendimiz hikmet ehlidir ve: “Şiir hikmetlerle doludur” kelâmının kibar hatibidir.

                Ortada bu kadar delil dururken, “mâ yenbeğıy” sözünü, “yaraşmaz” veya “yakışmaz” diye çevirmek, aslında âlimlerimize yakışmaz.

                Alıntıladığımız şu rivayetleri bizden daha iyi bilmelerine rağmen, “lâzımdır, zorunludur, gereklidir, münasiptir, uygundur, önemlidir”[51] anlamına gelen “yenbeğıy” kelimesinin olumsuzu olan mâ yenbeğıy sözünü, “yaraşmaz” veya “yakışmaz” diye çevirmenin, aslında müfessirlerimize yaraşmayacağı ve yakışmayacağı iyi bilinmelidir.

                Şiir, Efendimize madem yaraşmıyordu madem yakışmıyordu, öyleyse huzurunda şiir okunmasına neden müsaade ediyordu niye bizzat kendisi şiir okuyordu, hatta niçin bizzat şiir inşat ediyordu? Yoksa, âyeti yanlış değerlendiren müfessirler nezdinde, Uç Elçi, hâşâ Rabbinin bir emrine karşı mı geliyordu?

                Şeara fiili, Kur’an’da “şuurluluk / farkındalık/ dikkatlilik / bilirlik” anlamlarında geçmektedir (2/9, 12, 154. 3/36. 6/26, 109, 123. 7/95. 12/15. 16/21, 26. 18/19. 26/113, 202. 27/18, 50, 65. 28/9, 11. 29/53. 39/25, 55. 43/66. 49/2).  Kelimeyi bu açıdan da değerlendirmek ve Efendimiz hakkında olumsuz bir manada kullanmamak gerekmektedir. 

                Esasen, Kur’an’ın şiir şeklinde oluşuna şahit olan kişiler, Efendimize şair demişlerdir (21/5. 37/36. 52/30). Bununla, O’nun ne kadar tesirli sözler üretebildiğini, sözleriyle insanları tesiri altına aldığını söylemek istemişlerdir. Rabbimiz, kâfirlerin böyle düşünmelerine karşın, Kur’an’ın bir şairin dolayısıyla bir beşerin sözü değil, bizzat kendisinin kelimeleri olduğunu ilân etmiştir (69/41). Meselenin en can alıcı noktasına değinmek gerekirse, kendi kelâmının şiir olmadığına dair hiçbir âyet indirmemiştir.

                Esasında Kur’an, nev’i şahsına münhasır / kendisine has bir üsluba sahip olağanüstü ilâhî bir şiirdir.

                Ama bu muhteşem şiir, kâfirlerin iddia ettiği gibi Hz. Muhammed’in kendi sözü / kendi kavli değildir.

                Bu noktayı nazar-ı dikkatlerinize arz ediyoruz. Saydığımız delillerin yanı sıra, bu hususa da dayanarak âyeti şu şekilde çevirmek gerektiğini düşünüyoruz:

                69.          “Biz öğrettik Rasûl’e, şu muhteşem şiiri;

                               Güç yetiremezdi buna, bizden başka biri.”

                               O [hikmetli Kur’an], ancak bir zikirdir / bir ikaz [kitâbı]dır; (69/41-43)

                               Açık ve açıklayıcı bir Kur’an’dır [ki, yüce Rabbin hitâbıdır].

 

               70.          O’na Kur’ân’ı verdik ki,[52] hem manen diri olan kimseyi, sırf bu zikir’le ikâz etsin;[53] 2/2.

                               Hem de kâfirler hakkındaki o “onlar îmân etmezler”[54] sözü, [hakkıyla] gerçekleşsin.

 

                İnsanoğlu, Allah Yolunu Yalnız Bu Zikir İle Yani Kur’an’la Bulur. Kur’an Dışı Veliler (önderler) Edinenler, Ana Caddeden Ayrılıp Tali Yollara Saparak Kaybolur

                7 A’RÂF 3

                (İnsanlar)![55] Tâbi olunuz Rabbinizden size indirilen[ler]e! 2/170. 6/106, 155. 10/109. 33/2. 39/55. 43/43. 45/18. 46/9

                Uymayasınız asla, Kur’an’ın dışındaki velilere[56]/şeytan liderlere![57] 6/116, 121. (6/56. 21/106. 25/27-30). (7/196-198)

                14 İBRAHİM 52

                Kur’an, insanlar için bir bildiridir;

                (Şunlar yerine gelsin diye indirilmiştir):

                Bununla uyarılsınlar / Allah’a bununla adansınlar; 6/19. 25/1.

                Onun, bir ve tek ilâh oluşunu bununla kavrasınlar. 17/46. 47/23-26. (2/2. 6/80. 126. 73/19)

                Hâsılı lübb[58]  sahipleri/ düşünme eylemini başaran kimseler, 

                Kur’an’ı zikir edinsinler/ her işlerinde onu rehber edinsinler.[59]                                             

                76 İNSAN 29.       

                Rabbine ermeyi dileyen için, budur tezkire/ budur rehber. 20/3; 56/73; 69/12, 48; 73/19; 74/49, 54; 76/29; 80/11   

                Allah’ı razı etmek isteyen, [bu reçeteye göre] hareket eder.[60]

                80 ABESE

                11.          Hayır / böyle davranamazsın; o arınma kitabı bir tezkiredir;

                12.          Her kim dilerse / isterse, onunla, yalnızca o hidâyete erdirilir. 1/5-7→ 2/2→ 81/27-28

 

 Hazırlayan: Hakkı Sıddık

 



[1] «Şüğul: Sözlükte “meşguliyet, eğlenme, oyalanma” anlamlarına gelmekle beraber, burada kastedilen, cennetle ödüllendirilenlerin, cehennemdekilerin karşılaştıkları durumlardan uzak, asla sıkıcı olmayan ve eşsiz haz veren tatlı bir meşguliyet ve nimetler içinde olacakları şeklinde özetlenebilir. Bu sebeple âyet, “o gün cennetlikler, safa sürmekle meşguldürler” diye çevrilmiştir» {Kur’an Yolu, 4/505, Heyet, D.İ.B.}.

[2] «Erîke, “gelin odasına döşenen süslü koltuk” demektir» {ALLAH’IN KELÂMI, 75, not 5}.

[3] Sonsuzluk Yolculuğu, 233, Dr. Muhammed Bozdağ

[4] DİA, cilt: 07; sayfa: 375, CENNET - M. Süreyya Şahin

[5] DİA, cilt: 07; sayfa: 377-387, [CENNET - Bekir Topaloğlu]

[6] (S. Ateş)

[7] DİA, cilt: 07; sayfa: 231, [CEHENNEM-Bekir Topaloğlu]

[8] «Fâkihe, hem meyve hem de kuruyemişi kapsar» (İbn Aşur).

[9] M. Yıldız

[10] H. B. Çantay

[11] Kur’an Yolu, 4/505, Heyet, D.İ.B.

[12] Evrensel Çağrı, 1031, not: 31. Prof. Dr. Hamdi Döndüren

[13] Kur’an Yolu, 4/505, Heyet, D.İ.B.

[14] Hayat Kitabı, 880, not: 4. M. İslâmoğlu

[15] Kur’an Aydınlığı, 175, not 18, Tuncer Namlı

[16] Sonsuzluk Yolculuğu, 243- 244, Dr. Muhammed Bozdağ

[17] Kur’an Yolu, 4/506, Heyet, D.İ.B.

[18] 2/27, 40, 177; 33/15; 48/10

[19] Kur’an Yolu, 4/506, Heyet, D.İ.B.

[20] (M. Yıldız)

[21] (M. Yıldız)

[22] Sırât-ı müstegıym, “Tevhid”dir; yani ilâh olarak bir tek Allâh’ı kabullenmektir (36/61). Tekliğinin künhüne varabilmenin biricik yolu ise, kendisini illâki Kur’an’dan öğrenmektir (14/52). * «Tevhid, Allah'ın varlığını, birliğini, tüm yetkin nitelikleri kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna iman etmektir. Bu bilgi ve iman, en özlü biçimde "Lâ İlâhe İllallah' (Allah'tan başka ilah yoktur) cümlesiyle ifade edilir. Bu nedenle bu cümleye tevhid kelimesi (kelime-i tevhid) denir. Tevhid, sadece Allah'ı kast ve irade etmektir. Daha doğrusu, Allah'ın kast ve irade ettiği şeyleri dilemek ve onları yerine getirmektir. Yani kul ile Allah'ın iradeleri aynı noktada birleşirler; kullar, Allah’ın dilediklerini dilerler ve Allah’ın istediği şekilde hareket ederler. Allah'a ibâdet etmek [kulluk yapmak] demek, insanın her adımında, her hareketinde, her sözünde O'nun koyduğu kurallara uyması, O'nun hükümlerini yerine getirmesi, elçilerinin gösterdiği yoldan yürümesi demektir. Yani, kulun O'na güvenmesi, O'ndan başkasını mutlak velî [aydınlatıcı, yol gösterici, ana ilkeler belirleyici] edinmemesi, sorunlarının çözümünü O'na havâle etmesidir» {Bkz: Şamil İslâm Ansiklopedisi, Ahmet ÖZALP}.

[23] M. İslâmoğlu

[24] Bkz. 2/30-38. 7/11-24. 15/26-44. 17/61-65. 18/50-51. 20/115-127.

[25] Sonsuzluk Yolculuğu, 75, Dr. Muhammed Bozdağ

[26] (Hayat Kitabı KUR’AN)

[27] «İslevhâ, “odunları tutuşturmak için odunların önüne dikilen çıra” anlamına gelen es-sılâ’dan türetilmiştir. Aslı “dik duran, destek olan, ayakta tutan” manasındaki salv’dendir» {Hayat Kitabı, 881, Not: 7. M. İslâmoğlu}.

[28] Sonsuzluk Yolculuğu, 201-202, Dr. Muhammed Bozdağ

[29] (M. Yıldız)

[30] (M. İslâmoğlu)

[31] (M. Yıldız)

[32] SON Mesaj, 476, not 22, Mustafa Yıldız;

[33] ALLAH’IN KELÂMI, 76, not 2

[34] (M. Yıldız)

[35] M. İslâmoğlu

[36] Son Mesaj, 476, Not 23, Mustafa Yıldız

[37] Beyânül-Hak. 1/311. Not: 10. Prof. Dr. M. Zeki Duman

[38] M. İslâmoğlu

[39] Kur’an Yolu, 4/508. Heyet, D.İ.B.

[40] Sonsuzluk Yolculuğu, 211, Dr. Muhammed Bozdağ

[41] * Abdullah Parlıyan: “O’nun buna ihtiyacı yok.” * Bekir Sadak: “Zaten ona gerekmezdi.” * Mustafa İslamoğlu: “Bu onun için gerekli de değil.” * Ömer Öngüt: “Zaten ona gerekmezdi de.” * M. Zeki Duman: “Buna gerek de yoktur.” * Tuncer namlı: “Zaten gerekmez de.”

[42] DİA, cilt: 39; sayfa: 145, [ŞİİR - İsmail Durmuş]

[43] Kur’an Yolu, 4/179, 180. Heyet, D.İ.B. ile Evrensel Çağrı, 882, not: 49 ve 1031, not: 34. Prof. Dr. Hamdi Döndüren

[44] Hâtemül-Enbiyâ, 198, Ali Hikmet Berki ve Osman Keskioğlu

[45] Çöle İnen Nur, 256, N. F. Kısakürek

[46] Bkz. Âlemlere Rahmet, 411, Mustafa Necati Bursalı

[47] Hz. Ali, 186, M. N. Bursalı

[48] Âlemlere Rahmet, 366-367, Mustafa Necati Bursalı

[49] Âlemlere Rahmet, 384, Mustafa Necati Bursalı

[50] Esmâ-i Hüsnâ, 43, Dr. M. Selim Arık

[51] Tevakku Sözlük

[52] Âyet ve Hadislerle Meâl

[53] Dirilik: 6/36. 7/198. 8/21-22. 10/42. 11/24. 30/52-53. 35/19-22. (10/67. 16/55. 30/23). * «Dirilerden maksat, gerçekleri gören, hakikatleri işiten ve aklı başında olup körü körüne atalarının izinden gitmeyen mü’minlerdir (10/42. 43/40). Nitekim, Neml 80 ve Rum 52’deki “ölüler”, hayatta olmalarına rağmen mecâzî manada ölmüş sayılan câhil ve duyarsız kimselerdir» {Beyânül-hak, I/312, not 2, Prof. Dr. M. Zeki Duman}. * Mehmet Türk: “(Bu Kur’an,) diri (aklı, duygusu) olanları gafletten uyandırmak ve inkâr edenlere azabın hak olması için (indirilmiştir).”

[54] 2/6. 4/150-151. 10/101. 36/7. 54/52. (2/214. 3/142, 179). Bkz: 2/38-39. 121, 275-279. 9/124,-125, 127. 25/73. 26/36.

[55] (A. Ünal)

[56] Velimiz Allah’tır (7/155, 196); dolayısıyla bizi bağlayan da “kelâmüllah”tır. Bkz: 39/1-3. 42/9, 28, 31, 44, 46. 45/10, 19. 46/32

[57] Kur’an’ı veli edinmeyenler, Allah dışındakileri / şeytanı ve şeytanlaşanları veli edinirler (7/27, 30); dolayısıyla kulluğu başkalarına hasrederler (2/165). Kişi, kulluğu hiçbir vakit terk etmemektedir. Kur’an’ı din edinmeyenler, mutlaka başkalarına veya başka şeylere mutlaka kulluk etmektedir (11/2).

[58] İnsan beyninde beş ana lob bulunur. Bunlar: 1. Frontal lob: bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir. 2. Parietal lob: çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynar. Ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekânsal görüş işlemelerinde (visuospatial processing) parietal lobun kimi bölümleri rol alır. 3. Oksipital lob: görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlendiği lobdur. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur. 4. Temporal lob: ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanır. 5. Serebellum: duyu organlarından gelen bilgilerle hareketi ilişkilendirir. Bu lob özellikle dengenin sağlanmasında önemli rol oynar. Yukarıda listelenen her bir lob, beynin her iki yarımküresinde de bulunur. Serebellum dışında bu lobların hepsi telensefalonun parçasıdır.

[59] İşlerini Kur’an’a danışarak halletsinler / Kur’an’ı tedbir edinsinler (2/221. 7/3, 201. 74/49. 76/29). * «Bu âyete göre, ancak Kur’an’la uyarılır, Kur’an’la öğüt verilir ve Allah, ancak Kur’an ile tanıtılır» {Allâh’ın Kelâmı, 325, not: 4, Mehmet Türk}.

[60]Artık kim, (iman etmek) isterse, Rabbine ancak bunlarla yol bulabilir” {Allah’ın Kelâmı, Mehmet Türk}.