1.4.2019 / Din

İsrâ meselesi, özel ve genel diye iki başlık altında incelenmelidir. Özel İsrâ, Efendimizin hususi olarak yaşadığı bir hadisedir. Genel İsrâ ise, her müminin gecenin bir bölümünde yapması gereken ödevidir.

Başlıkları artıralım:

İsrâ, kendimiz için gerekli iyiyi ve kötüyü arama eylemidir ve her Müslümana gereklidir.

Miraç (Allah’a ulaşmak), İsrâ’nın bilançosudur. Bilgilenme yolculuklarımızın bir sonucudur.

İsrâ’nın amacı Miraç’tır, ilim yolculuğuyla Allah’a varmaktır. Hak katında derece sahibi olmaktır.

Bu dereceye ermenin en kestirme yolu, “Erken kalkan yol alır” atasözünü bu manada anlamaktır.

İsrâ Meselesi Kısaca:

Konumuza Lokman 27 ile başlayalım:

 “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem ve denizler de mürekkep olsa, arkasından bunlara yedi deniz daha eklense, yine de Allah'ın sözleri tükenmezdi. Nitekim Allah, güçlüdür, hakimdir.”[1]

Kur’an bu ayetiyle, bir değil binlerce manayı barındırdığını haykırıyor. Biz bu ayeti baz alacağız ve İsrâ’nın farklı lakin Kur’an merkezli üstelik de hepimizi ilgilendiren bir anlamı üzerinde duracağız. Yani özel İsrâyı değil genel İsrâyı anlatacağız.

İsrâ, geceleyin uykuyu bölmek, ayetler içerisinde gezinerek kulluk için gerekli bilgileri edinmek, edinilen bilgilerin gereğini yerine getirerek yaratıcımızın rızasını elde etmektir, açıkçası Allah’ın gözüne girmektir.

İsrâ eylemi, gecenin bir kesiminde uykuya ara vererek zinde bir zihinle ister tefekkür ederek ister Emsalsiz Eser’i ister başka bir yapıtı tetkik ederek Allah’ın ayetlerini görmek / birbirleriyle ilişkilendirerek içeriğini öğrenmektir.

Cenâb-ı Hak, işte şu Kur’an ayetlerine erişme işini genellikle geceye hasretmiş, müminlerden, geceleri uykuya ara vererek ayağa dikilmelerini ve Kur’an’dan kolaylarına gelen yani kapasitelerinin erişebildiği veya meslekleri ve meşrepleri gereği kendilerine elzem olan ayetleri araştırmalarını, düşüne düşüne tetkik etmelerini istemiştir. 

Rabbimiz, Kur’an’ı tertil yani etüt etmek için en elverişli zamanın gece vakti olduğunu bildirmiştir. Tertil yani inceleme eyleminden kaçınan kişileri ise Şeytan’ın arkadaşları olarak ilân etmiştir (43/36).[2]

Efendimiz, yaşadığı özel İsrâ’ya ve özel Mirâc’a, bahsettiğimiz tertil eylemine ayakları yarılıncaya kadar devam etmesi sayesinde eriştirilmiştir.

Efendimizin özel İsrâsı ve özel Mi’râcı nasıldı? Tabii ki mübarek dudaklarından dökülen cümlelerin aynıydı.

Lâkin ne yazık ki, kendisinin dilinden dökülen kelimelerin tıpatıp aynısının bize ulaştırılabildiğine inanamıyorum. Çünkü, Efendimin sözleri diye aktarılanlar arasında yaman çelişkiler buluyorum. Bu yüzden, hanîf / araştırıcı kişilerle, “Korunan Zikir” Kur’an’daki “İsrâ” olayını paylaşıyorum:

İsrâ Meselesi Etraflıca:

İsrâ ayetinin, müminlerin genelince kabul gören Efendimizin özel İsrâsı şöyledir:

“O yüceler yücesi Allah ki, mucizelerinden bir kısmını kendisine göstermek üzere, bir gece kulunu Mekke’deki Mescid-i Haram’dan alıp, bereketlerle kuşattığı Peygamberler diyarı Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürdü. Böylece, bugüne kadar elden ele taşınan tevhid sancağını devralan Son Elçi, yeryüzünde kendisini bekleyen çetin mücadeleye hazırlanmak üzere, Rabb’inin huzurunda muhteşem mucizelere şahit oldu ve tüm insanlığı aydınlatacak mesajlarla yeniden aranıza döndü.  Hiç kuşkusuz O her şeyi işiten, her şeyi gören mutlak kudret sahibidir.”[3]

mescid-i aksa, kudüs

Sunacağım şu yorum, hepimizin asıl vazifesi olan genel İsrâ meselesinin kısa bir tarifidir:

İSRÂ ÂYETİ

“Sübhândır / eksiklikler bulaşamaz;

Sübhândır / noksanlıklar yanaşamaz.

[İşte O] Sübhân, yürüttü kulunu geceleyin; (73/1-7)

[Geceleri yapılan her tertîl eylemini / Kur’an gecelerini kadir kıymet belleyin]!  97/1-3

[Kulunu], ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram’dan yürüttü; (6/75)

O’nu, semtini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya / kulluğun uç noktasına götürttü.

Muhakkak ki Odur her şeyi işiten;

Evet, sadece Odur her şeyi gören.”

Şimdi bu ayeti kelime kelime inceleyip isrâ vazifemizi öğreneceğiz:

SÜBHÂNELLEZÎ:

SÜBHAN SIFATININ SAHİBİ OLAN ŞU KUDRET

«Sübhân kelimesine, "bütün varlıkların tespih ettiği, bütün akılların, ruhların kendisine doğru yüzüp aktığı Allah" manası da verilebilir. Her şey Allah'a doğru aktığı, hareket ettiği, yüzdüğü için Allah Sübhan’dır. Varlıklar ancak noksan sıfatlardan uzak olan bir varlığa doğru akarlar, hareket ederler, benliklerinden sıyrılıp O'na yönelirler.»[4]

«Sübhân kelimesi, Allah’ın isimlerinden birisidir. Allah’ın yüceliğini, zatına yakışmayacak eksiklik ve kusurlardan uzak oluşunu (tenzihi) ifade eder.» [5]

«Allah lâfzının eklenmesiyle oluşturulan sübhânallah tamlaması, tespihle aynı anlama gelir. Tespih, “suda hızla yüzüp mesafe almak” demektir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavrama “kulun Allah’a ibadet etme niyetiyle her türlü kötülükten hızla uzaklaşması” anlamını verir. Buradan hareketle tespih, “insanın sürekli biçimde ilâhî kontrol altında bulunduğunu bilmesi, daima iyi ve yararlı işler yapmaya çalışması” olarak belirlenir. Kur’an ve Hadis’e göre tesbihin tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için duygu ve düşüncenin yanı sıra davranışların ve dilin de buna göre bir işlev üstlenmesi gerekir. Evreni yaratan ve yöneten varlığın yüce ve münezzeh oluşu bilgisine öncelikle düşüncenin ulaşması, gönlün de buna katılması, tespih eyleminin birinci aşamasını oluşturur. Ardından kişinin bütün kötülüklerden süratle kaçıp Allah’a sığınması aşaması gelir.» [6]

«Tespihin kök manası, Allah adına hareket etmektir.»[7]

«Sebh, “sürekli hareketi” ifade eder. Tespih kelimesinin kök anlamı işte budur. Bütün bir kâinatın tespih halinde olduğunu söyleyen Kur’an, aynı zamanda bütün bir kâinatın “hareket halinde” olduğunu söylemiş olmaktadır. Bu ise, mucizevî bir ihbardır. Kur’an’ın bize duyurduğu hakikat şudur: Varlık tespih halindedir, tespih etmeyen var olamaz.» [8]

ESRÂ BİABDİHÎ:

KULUNU GECELEYİN YÜRÜTTÜ / ONA MESAFELER KATETTİRDİ / ONU ZİRVEYE ERDİRDİ

İsrâ kelimesine Kur’an açıklayıcıları, “gece yürüyüşü,[9] “gece yolculuğu” [10] “gece yürütmek”[11] ve “geceleyin yürümek”[12] manalarını vermiştir.

«İsrâ, s r y kökünden Kur’an’da iki yerde “Esri: Gece yola çık” diye Hz. Lût’a verilen emirdir (11/81; 15/65).  Üç yerde de Hz. Musa’ya verilen gece yola çıkma görevidir (20/77; 26/52; 44/23). Bir ayette de seriyyâ şeklinde, “küçük su arkı veya şerefli elçi” (19/24) anlamında bir ifadedir.

Râğıb (502-1108), “geniş arazi” anlamındaki serât kelimesinden geldiğinin söylendiğini nakletmiştir. Buna göre, “O’nu en zirve noktaya götürdü”[13] anlamına gelmektedir (Müfredât).»[14]

«Serâ, isrâ ile aynı kökten olup anlamı "bitkilerin toprağın altında yol alan saçaklarıdır". Zımnen, kökün güçlenmesi bitkiyi büyüttüğü ve yücelttiği için "yücelik" anlamı kazanmıştır. Serv kökünden türetilen Esrâ, “insanlık, şeref ve onur” anlamına gelir. Seriyy, büyümek ve yücelmektir. Esrâ’nın “yüceltme” anlamı, yürüyüşün maddi değil manevî, amacın da yolcuya kilometre kat ettirmek değil “yüceltmek” olduğu sonucunu verir.»[15]

Bu açıklamalardan da istifade ederek diyoruz ki: İsrâ yani “gece yolculuğu”, geceleyin ağır ağır okunan ve tatlı tatlı yudumlanan Kur’an tertilidir (73/4). Kendilerinde tavukkarası hastalığı varmışçasına geceleyin Allah’ın sonsuz sınırsız ayetleriyle meşgul olmayanlar (43/36), sürekli yerlerinde sayarlar ve hiçbir şekilde yol alamazlar. Geceleyin Kur’an’la dostluk kurmayanlar, gece-gündüz şeytanla koyun koyuna yatarlar.

«İmanı, ibadeti ve ahlakıyla yücelmesi ve İslâm’ın güzelliklerini kendinde toplayabilmesi, müminin miracıdır. Miracı yaşamak isteyenlerin, önce kalplerini imanla doldurmaları, Kur’an’ın aydınlık yoluna girmeleri, Hz. Peygamber’i kendilerine rehber edinmeleri gerekir. İsrâ ve Miracı iyi anlayan müminler, İslam’ın ilkelerini uygulamaya, dünya ve ahireti kazanmaya çalışır, beş vakit namazını kılar. Çünkü namaz müminin miracıdır. Hayatlarında miracı gerçekleştirebilenler, iman kardeşliğinin getirdiği sorumluluğun farkında olurlar ve ona göre hareket ederler.»[16]

İSRÂ KUR’AN’DA HANGİ ANLAMLARA GELMEKTEDİR, İSRÂ’NIN ALLAH’ÇASI NEDİR?

İsrâ, dostu-düşmanı belirlemek, geceleri eş-dost ile bir araya gelip düşmanın belâlarını bertaraf etmektir: 11/81

İsrâ, aile efradımızı kötülerden ve kötülüklerden koruyup kollamaktır: 15/65

İsrâ, Kur’an’ı tertîl etmek / rabbimizin ayetlerini görmek ve bilmek için geceleri uykularımızı bölmektir: 17/1

İsrâ, düşmanı alt etmek için denizleri fethetmek / denizlerde yollar edinmektir: 20/77

İsrâ, düşmanın uyumayacağını idrak etmektir: 26/52

İsrâ, düşmana karşı tedbir almaktır. İlkin çevremizi kuşatan baş düşmanımız Şeytan’a pabuç bırakmamaktır: 44/23

İsrâ, rabbimizin maddî ve manevî nimetlerinden faydalanmaktır: 19/24

İsrâ, yolculuğa çıkan geceyle yoldaşlık yapmaktır: 89/4

ABD:

«Abd, ibâdet ve ubûdiyyet ifadeleri içinde “kulluk, teslimiyet ve itaatin yanı sıra şefkat, merhamet ve himaye manaları da vardır. İnsan bütün samimiyeti ve tevazuu ile Allah’ın kulu olduğunu idrak edince Cenâb-ı Hak da kuluna merhamet eder ve onu himayesi altına alır. Hz. Peygamber “Allah’ın kulu” olduğunu iftiharla söyler ve bunu sık sık tekrarlardı.

Kulluk ve itaat Allah’a yapılıyorsa abd “hür insan”, kula itaat ediliyorsa “köle” manasına gelir. Kur’an’da, bütün Müslümanlarca “insanların en faziletlisi” kabul edilen Hz. Muhammed, diğer peygamberler, cinler, melekler (Nisâ 172; İsrâ 1; Zâriyât 56) hatta bazen diğer varlıklar (A‘râf 194) için abd kelimesi kullanılıyorsa da daha çok “mümin kimse” manasına gelmektedir.

Allah’a kulluk yapması açısından abd, hür olsun köle olsun en şerefli insana denir. İnsan, Allah için ifa ettiği kulluk vazifesinde O’nun emirlerini yerine getirmekle yetinmez, aynı zamanda rızasını kazanmak üzere O’na mümkün olan en samimi söz ve davranışlarıyla saygı, sevgi ve bağlılık gösterir. İşte Allah’a yönelen bu söz ve davranışlara ibadet, bunları yerine getirene de abd denilmiştir.»[17]

LEYLEN:

GECENİN BİR VAKTİNDE / GECENİN KISA BİR VAKTİNDE

«Leylen bir vakit tayinidir. Leylen kelimesinin belirsiz olarak gelmesi, manaya "bir vakti" ya da "kısa bir vakti" anlamını verir.»[18]

«İsrâ, zaten geceleyin yapılan bir yürüyüştür. Gece dışında yapılması imkânsızdır. Şu hâlde İsrâ kelimesinin yanı sıra "geceleyin" kaydını koymanın yararı denir? Buna cevaben tefsirciler demişler ki: Leylen "geceleyin" kelimesi tekildir ve de nekredir. İsrâ'nın yani geceleyin yapılan yürüyüşün, gecenin bir bölümünde gecenin kısa bir vaktinde yapıldığını açıklamak için kullanılmıştır.» [19]

«Leylen" ifadesine de yer verilmesinin sebebi, İsrâ olgusunun gece vaktine hasredilmesidir. İsrâ olgusunun gece olması, Müslümanların insanlığı ihya edebilmeleri, geliştirebilmeleri   için   gece   de çalışmalarını   ilke   haline getirmektedir. Gündüz herkes çalışıyor, ama geceyi değerlendirenler, medeniyette öne geçeceklerdir. Gece çalışanlar İsrâ olgusunu kendi hayatlarına tatbik ediyorlar demektir. Maddeyi enerjiye, enerjiyi maddeye çevirenler, uzun mesafeleri kısaltacaklardır. Kafasını yorup teknoloji üretenlere, uzak mesafeleri kısaltacak şekilde Allah yardım edip onları yürütecektir. Çünkü Allah, çalışanı yürütür (Rahman 33). Bu bilgiyi teknolojiye çevirme iledir ki insanlar göklerin ve yerin katlarını aşıp gideceklerdir.»[20]

«Gece, manevi lütuf, feyiz ve bereketin en bol ve en mükemmel şekilde elde edildiği zaman dilimidir (Râzî, XXII, 36).» [21]

«Kur’ân-ı Kerîm’de, gecelerin ibadetle ihya edilmesinin önemini vurgulayan birçok ayet bulunmakta, bunların bir kısmında doğrudan Hz. Peygamber’e hitap edilirken (İsrâ 79; Tâhâ 130; Kaf 40; Tûr 49; Müzzemmil 1-7, 20; İnsân 25) bir kısmında gece vakti Allah’a kulluk için özel çaba harcayan Müslümanları övücü ve özendirici ifadelere yer verilmekte (Âl-i İmrân 17; Enbiyâ 20; Furkan 64; Secde 16-17; Zümer 9; Zâriyât 15-18), bir ayette ise Ehl-i kitap içerisinde inançlarında samimi olan ve geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan bir grubun varlığından söz edilmektedir (Âl-i İmrân 113).» [22]

Tertil Eyleminin, Gecenin Bir Bölümünde Olması Gerektiği Şu Ayetlerde De Bildirilmiştir:

6 En’âm 96

[Allah, karanlığı] yaran, sabahı getirendir;

Geceyi sekene kılan/Kur’an vakti eyleyendir.[23]

Hadis-i Şerif: “Herhangi bir topluluk Allah’ın kitabını okuyup, aralarında incelemek için Allah’ın evlerinden bir evde toplanırsa kesinlikle üzerlerine sekîne/huzur iner, kendilerini rahmet kaplar, etraflarını melekler sarar, Allah onları yanındakilere anlatır.”[24]

10 Yunus 67

Allah, geceyi içerisinde sekîne’ye[25] ermeniz için [takvâ elbisesi][26] eyledi;[27] (6/96)

Gündüzü, [bağışından payınızı arayasınız diye][28] göz açıcı olarak düzenledi.

Var ya bize kulak verenler/sözlerimize eksiksiz uyanlar,

İşte o kişiler için, bu davranışımızda ayetler/kanunlar var.

17 İsrâ Sûresi 78-79

Güneşin tam tepe noktasını aşmasından, çökmesine kadar gecenin iyice,

Hakkını vererek kıl namazını / kıl namazını gereğince!

Fecir / gündoğumu okuyuşunu da ifa eyle yerli yerince!

Çünkü fecir okuyuşuyla, (ulvi gerçeklere) şâhit olunur [epeyce].

«Fecir, “yarmak, bir şeyi iki parçaya ayırmak, açığa çıkarmak, suya yol vermek” anlamlarına gelir. Güneşin doğmasından önceki tan yeri ağarmasını bildirir. Dilimizde “şafak sökmesi, gün ağarması sabahın alaca karanlığı” denilen bu olay, gece ile gündüzü birbirinden ayırdığı veya gündüz aydınlığını ortaya çıkardığı için fecir diye isimlendirilir. Fecir vakti, özellikle sabah namazının vaktinin girdiğini veya sahur vaktinin bitip imsak vaktinin girdiğini bildirir.»[29]

Gecenin bir kısmında da uykuna ara verip,[30] yine onunla/okuyuşla meşgul ol! 73/2-4, 20

Böylece gecenin bir vaktinde, gelir (nâfile)  elde et/ganimet devşir bol bol! (32/16. 51/17-18.)

Rabbin de bu amelin sayesinde övülmüş makama doğru aldırıversin sana yol.

«Teheccüd, karşıt anlamlı bir kelimedir. Bu yüzden hem “uyumak; hem de uyanmak, uykudan güçlükle uyanmak” anlamına gelir (Hatîb eş-Şirbînî, I, 348; İbn Âbidîn, II, 24). Hz. Peygamber gece daha uzun süre ayakta kalabilmek için kendilerini zorlayan bazı kişilere yorulduklarında oturabileceklerini ya da namazı bırakabileceklerini söylemiş, gece yürüyüşü için uyanan fakat uykusu açılmayan veya çok yorgun olan kimselere de okuduğu Kur’an âyetlerinin farkına varmadan ibadet yapmak yerine yatıp dinlenmelerini tavsiye etmiştir (el-Muva??a?, “?alâtü’l-leyl”, 1; Buhârî, “Teheccüd”, 18; Ebû Dâvûd, “Te?avvu?”, 19).» [31]

«Tehecced fiili hem uyku hem de uyanıklık manasını ifade etmektedir. Bu ayetteki teheccüdden maksat, uyuduktan sonra uyanmak demektir.»[32]

«Teheccüd, uyanmak demektir. Ayetteki “bihî” zamiri, 78. ayetin sonundaki Kur’an 'a gider. "Kur’an ile uyan" yani “Kur’an okumak için geceleyin uykudan uyan” demektir.»[33]

«Gece vakti sakin bir ortamda ifa edilmesinden dolayı zihni meşgul eden takıntılardan uzak bir ortamın sağladığı huşû ve huzur, gece sükûnetinin oluşturduğu duygusal yoğunluk, Kur’an’ı etüt edenin kendisiyle baş başa kalması sebebiyle ortaya çıkan ihlâs, samimiyet ve safiyet, herkesin uyuduğu bir vakitte uykunun bölünmesinden dolayı nefse galip gelme ve sonuçta oluşan manevi atmosfer teheccüdü diğer zamanlardan farklı kılan özelliklerdir.» [34]

«Nâfile, nefl kökünden türemiştir. Sözlükte “hak edilen miktara veya paya eklenen, ziyade, ilâve, fazlalık” gibi anlamlara gelir. Ayrıca nefel ile eş anlamlı olarak “ganimet ve bağış” manasında da kullanılır. Nefelin çoğulu olan enfâl, Kur’an’da “ganimetler” anlamında olmak üzere Enfâl 1’de iki defa geçmektedir. Enbiyâ 72’de “torun” manasına gelmektedir.» [35]

Yani Enbiyâ 72, torunların da bir ganimet olduğunu bildirmektedir.

40 Ğâfir 61

Allah’tır, geceyi onda sekîne’ye ermeniz için yaratan;

Allah’tır, gündüzü (işlerinizi) göresiniz diye aydınlatan. 78/9-10

Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı sınırsız şekilde lütufkârdır;

Lâkin insanların ekserisi şükretmezler; [çoğu küfre taraftardır].

«Sekîne, sükûn, vakar ve sebat, emniyet ve güven manalarına gelir. Hafiflik ve telâşın zıddıdır. Kelime bir de kendisi ile sükûn ve emniyet hissedilen herhangi bir ayet, bir alâmet manasına da gelir. Bir milletin bayrağı, bir ordunun sancağı, [bir dinin kitabı] gibi.»[36]

«Elmalılı Hamdi Efendi, “Peygamberler altın ve gümüş değil, salt ilim miras bırakmıştır” hadisinden hareketle (Ebû Dâvûd, “İlim”, 1, 3641; Tirmizî, “İlim”, 19) Bakara 248’de geçen peygamberlerden kalma terekenin (2/248) ilim ve din olduğunu, dolayısıyla ahit sandığının içeriğiyle birlikte bir sekîne /kalp huzuru[37] oluşturduğunu ileri sürmüştür.»[38]

51 Zâriyât 15-18

15.          Müttakiler/isyandan ve gafletten sakınanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.

16.          [Zira] onlar, Rablerinin kendilerine verdiklerini/mesajlarını alırdılar;

Bu cennete girmeden önce, cidden Allah’ı görür gibi davranırdılar.

17.          Geceleri pek az uyurdular / Kur’an okurdular;

18.          Seherlerde/sahurlarda istiğfar arayışındaydılar. 3/17

«Sahur, “sabah olmadan önceki vakit, gecenin son üçte biri” anlamındaki seher kelimesiyle aynı köktendir.  Efendimiz, “Sahura kalkın, zira sahurda bereket vardır” gibi sözleriyle sahuru teşvik etmiş (Buhârî, “?avm”, 20; Nesâî, “?ıyâm”, 18-19, 24; Tirmizî, “?avm”, 17) kendi uygulamalarıyla da sahura önem vermiştir. Bazı hadislerde sahura kalkanların Allah’ın rahmetine ve meleklerin duasına mazhar olacağı belirtilmiş (Müsned, III, 12), sahur “mübarek gıda”[39] olarak nitelenmiştir (Ebû Dâvûd, “?avm”, 17; Nesâî, “?ıyâm”, 25-26). Efendimiz, bizim orucumuzla Ehl-i kitabın orucu arasındaki temel farkın sahur olduğunu belirtmiştir (Müslim, “?ıyâm”, 46; Ebû Dâvûd, “?avm”, 16; Nesâî, “?ıyâm”, 27; Tirmizî, “?avm”, 17).»

Efendimiz bu uyarısıyla Müslümanları yukarıdaki ayetin uygulanmasına, sahurlarda Kur’an’ın anlaşılması için çalışılmasına teşvik etmiştir.

Ayet, bize Allah’tan bağışlanma istemenin yolu yordamını öğretiyor. Kişi gece kakacak, yaptığı işlerin hangisini kusur olduğunu ve suçunun cezasını araştıracak, neticesinde de gereken neyse onu yapacak.

Sunacağımız iki ayet, dediklerimizin delili olacak:

Bakara 37

Âdem Rabbinden kelimeler[40] [vahiyler] aldı;

[Bu bilgilerle, kendisini artık Rabbisine adadı].

[Allah da], tövbesini kabul etti bu yüzden.

Odur zaten, yönelişleri çokça kabul eden;

Odur çokça acıyan, çokça merhamet eden.

Hûd 3.                   

Rabbiniz[in kelimelerin]den, istiğfar [çözümleri] edininiz![41]

Çok geçmeden tam manasıyla Ona tövbe ediniz/yöneliniz! 11/52. 11/61. 11/90

«Allah’ın affediciliği, geniş kapsamlı ilâhî bir vasıf olmakla birlikte (7/156), gerçekleşmesi, insanda bulunması gereken bazı niteliklere bağlıdır. Bunların başında iman gelir. Birçok ayette buna yararlı davranışlar da (amel-i sâlih) eklenir. Allah katında yüksek dereceler, mağfiret ve tükenmez rızkın vaat edildiği ikirciksiz imanın vasıfları şöyle sıralanır: Allah’ın anılması halinde kalbin korkuyla karışık bir saygı takınması, her konuda Allah’ın vekil kılınması, namazın kılınması ve Allah yolunda harcama yapılmasıdır. Yani, Kur’an ayetlerinden haberli olunduğu oranda imanın artmasıdır (6/155; 8/2-4; 9/124).» [42]

73 Müzzemmil 1-7

Ey örtüye bürünen/sarınan! /

Ey kabuğuna çekilen/saklanan!

Az bir kısmı hariç, kalk [her] gece; (6/96)

[Kalk gecenin] yarısında veya yarısından biraz önce;

Veya [kalk gecenin] yarısı biraz geçince. (23/67)

Oku Kur’an’ı tertil ederek/düşüne düşüne, hece hece![43] 17/106. 25/32.

[Çünkü indirilmesinin sebebi, has akıllıların, onun buyurduğu tedbirleri almasıdır]; 4/82. 47/24. 38/29

[Yapacakları her bir iş için âyetlerinin hatırlanması/yani Kur’an’ca onaylanmasıdır]. 38/29

Kuşkusuz ki, ağır bir sözü omzuna yükleyeceğiz;

[Sonra da o yükü kaldıracak/sırtından indireceğiz]. 94/2

Az uyuduktan sonraki uyanış anı, son derece etkilidir;[44]

Hem o vakit, sözü sağlam anlamaya daha çok elverişlidir.

[Gündüze gelince, onun etkisi gece etkimesine benzemez];

Çünkü, gündüz seni bekleyen diğer mesain bitmez tükenmez.

«Tertîl, bir metni okurken yavaş yavaş, acele etmeksizin, tane tane, her bir satırının, nazmının ve manasının hakkını vermek suretiyle okumaya denmektedir. Kur'an ifadelerinden anlaşıldığına göre tertîl, onun manasını düşünmek, anlamak ve yaşamak amacına yönelik olarak ağır ağır, dura dura okumak anlamlarını ifade etmektedir (Bkz. Sâbûn, III, 728). Çünkü, Kur'an’ı okumaktan maksat, Kur'an'ı anlamak, düşünmek, içindekileri bilmek ve onunla amel etmektir (İbn Kayvim el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, I, 88).»[45]

73 Müzzemmil 20

Rabbin biliyor elbet, gecenin üçte ikisine yakın bir anda ayağa dikildiğini;

Bazen yarısında, bazen de üçte birinde, [yataktan kalkıp Kur’ân’ı tertil ettiğini]; [73/4]

Biliyor yine Rabbin, seninle birlikte bir taifenin daha aynı fiili işlediğini.

Geceyi ve gündüzü Allah takdir ediyor;

[Her ikisine de plân ve programı o çiziyor].

Bildi Allah, [Kur’an’ın tamamının tertilinin] hakkını veremeyeceğinizi;[46]

[Bu yüzden bağışladı nisyanınızı ve hatanızı], kabul etti tövbelerinizi.

Okuyun artık Kur’an’dan, [ne kadarını kavramak] geliyorsa kolayınıza;

[Lüzum yok, çözemediğiniz ayetler hususunda zorlanmanıza].

Yine bildi ki Allah, içinizden kimileri hasta olacaktır;

Kimileri ise Allah’ın fazlını elde etmek için arzda dolanacaktır; 62/10

Kimileri de Allah yolunda [gazaya çıkacak kâfirlerle] vuruşacaktır.

[Bu yüzden] kolayınıza gelen yeri okuyunuz Kur’an’dan!

[İçinizde iyiliği öneren ve kötülüğü önleyen hayırlı bir gurup bulunsun her an]![47]

Namazı ayağa dikiniz!

Zekât[larınız]ı ödeyiniz!

Allah’a güzel bir borç veriniz! 2/245. 5/12. 57/11, 18. 64/17

Neyi gönderirseniz [Mevlâ’nıza], 36/12

[Ona] hayırdan ne sunarsanız kendi adınıza,

Onu, Allah katında daha da değerlenmiş bulursunuz; (1 amele 700 ödül)

Verdiğinizden kat kat fazla bir ecre nâil olursunuz.

Allah’tan, [sahurlarda] istiğfar dileyiniz/

Seherlerde, suçlarınızı öğrenip gideriniz.

Allah, muhakkak ki fazlasıyla bağışlayıcıdır;

Çok merhametli/çok sevecen/çok acıyıcıdır.

MİNEL MESCİDİL HARÂMİ

GECE YOLCULUĞUNU SAYGIDEĞER MESCİTTEN BAŞLATTI

Mescid-i harâm, Kâbe’yi kuşatan mescittir. Mescid-i Harâm tabiriyle Kâbe, Kâbe’yi kuşatan ve ibadet için kullanılan alan, Mekke veya Mekke haremi kastedilir (Zerkeşî, s. 41-43).[48]

«Harem ve harâm kelimeleri eş anlamlıdır. Haram hem helâlin zıddı olup dinen yasaklanan şeylere denir. Hem de yer ismidir.» [49]

«Mescid-i Haram, Kutsal Mescit, "canlı bir varlığın öldürülemediği, öldürmenin yasak olduğu mescit" anlamına gelmektedir. Ancak orası sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir okul, yani bir üniversitedir.

Beytullâh (Allah’ın Evi) denilen üniversitenin işlevleri nelerdir?

Mesâbeten linnâsdır yani insanların toplandığı yerdir (2/125). Mesâbe, "bir kimsenin döndüğü yer, toplantı yeri, sığınılacak, barınılacak, buluşulacak yer" demektir. Öyleyse, geniş anlamı ile Mescid-i Haram, insanlık kültürünün doğduğu yer ve o kültürün odak noktasında bulunması nedeniyle merkezdir.

Mesâbe, Yüce Allah'ın ödülünü kazandıracak olan sevabın, güzelin, doğrunun ve iyinin amellerinin de üretildiği yerdir. Demek ki Mescid-i Haram bir üniversite niteliğinde iyiyi, güzeli, doğruyu üreten bir okul niteliğindedir.

Sâbe fiili, "geri dönmek, bayılanın kendine gelmesi, olgunluğa ermek, karşılığını vermek, ödemek" demektir. Sâbe fiilinden türeyen sevb "elbise, kıyafet, örtü, kisve" manasına gelmektedir. Elbise insanın avret yerlerini örter, soğuk ve sıcaktan korur. Mescid-i Haram denilen üniversitede üretilen bilgi, iyi, doğru ve güzel gibi değerler de insanın iç âleminin şeytana açık olan çıplaklığını örter, şeytanın etkisine karşı insanı korur. Bu bakımdan da Kâbe bir üniversitedir.

Sâbe fiilinin, "bayılan kimsenin kendisine gelmesi" anlamından da hareket ederek diyebiliriz ki Kâbe, "insanları kendine getiren, iç muhasebesi yaptıran; anlayış, bilinç ve ahlâkî bakımdan kendilerine çekidüzen vermelerini temin eden bir eğitim ve ibadet yeri"dir. İnsanlığın din ve kültür merkezi olan bu üniversitede, insanlar kendilerini bulmakta ve kendilerine dönmektedirler.

Sâbe kelimesi, "aklını başına devşirmek" anlamına da gelmektedir. Kâbe’deki alâmetler ve haccın faydaları insanları olgunlaştırmakta ve aklın yolunu izlemenin önemini öğretmektedir. Onun içindir ki Hacc’ın yerine getirilişi ile ilgili olan Bakara 197 akıl sahiplerinden bahsetmektedir.

Haram kelimesinin bir anlamı “kutsal”, diğeri de “hiçbir canlının öldürülmediği, öldürülmesinin yasak olduğu güvenli yer”dir. Bakara 125'te “emnen: güvenli”[50] kelimesi de bunun anlamı olmaktadır.

Ayette önce mesâbe sonra da emnen kelimesinin olması manidardır. Mesabe, "iyinin, doğrunun, bilginin üretildiği yer, üniversite" olduğuna göre, önce bu değerler üretilecek sonra da güvene erilecektir. Mesabe, yani bilginin olmadığı yerde güvenlikten söz edilemez. Cahillerin toplumunda güvenlik aramak hayalden öteye geçemez.» [51]

«Haram, sözlükte “bir şeyin bir kimseye yasak olması” anlamına gelen, yapılması din tarafından yasaklanan fiildir. İsim olarak da “yasaklanan, helâl olmayan şey” anlamına gelir.» [52]

«Haram, fıkıh terimi olarak mükelleften yapılmaması kesin ve bağlayıcı tarzda istenen fiildir. Şevkânî der ki: Haram, terk edeni övgüye lâyık kılan şeydir. (İrşâdü’l-fu?ûl, s. 6).»[53]

Genel isrâ meselesinde Mescid-i Haram ile kastedilen, seher saatlerinde Allah’ın yasaklarını öğrenip her vakitte bu emirlere boyun eğmedir.

mescid, dua

İLEL MESCİDİL AGSÂ:

KULUNU, MESCİD-İ HARAM’DAN ALIP “EN SON, EN UÇ, EN YÜKSEK, EN YÜCE”[54] MESCİDE / ARZUSUNUN, TALEBİNİN, HEVESİNİN SON SINIRINA[55] / MAKÂM-I MAHMÛDA (17/79) ERDİRDİ.

«Yahudilikte ve Hristiyanlıkta da kutsal sayılması, Hz. Peygamber’in miraç için Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, Müslümanların ilk kıblesi olması ve Kur’an’da atıflarda bulunulmuş olması gibi sebeplerle Kudüs’ün İslâm toplumlarında her zaman önemli bir yeri olmuştur. Bu sebeple Kudüs’ün faziletlerine dair bazen zayıf veya uydurma rivayetlerin de yer aldığı bir literatür oluşmuştur.» [56]

«Kur’an’da Kudüs ismi geçmediği gibi İslâm kaynaklarında bu şehrin adı olarak zikredilen diğer isimlere de rastlanmamaktadır. Ancak müfessirler, Kur’an’daki “el-Mescidü’l-Aksâ” (İsrâ 1), “mübevvee sıdk” (Yunus 93) ve “el-arzü’l-mukaddese” (Mâide 21) gibi tabirlerle ya Kudüs’teki Beytülmukaddes’in (Taberî, XV, 16-17) ya da genellikle söz konusu şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişlerdir (Râzî, XI, 196-197). Mescid-i Aksâ tabiri, İslâm’ın ilk dönemlerinde bazen Kudüs için de kullanılmakla birlikte asırlar boyunca bununla özellikle Harem-i şerif kastedilmiştir.» [57]

«Emevîler döneminde Muâviye b. Ebû Süfyân’ın devletin merkezini Şam’a nakletmesi Suriye bölgesi gibi Kudüs’ün de önem kazanmasına sebep olmuştur.» [58]

«Miraç hadisesinde önemli yer işgal eden Mescid-i Aksâ’nın hangi mescit olduğu hususunda ayetlerde açıklama yapılmamış, sadece çevresinin mübarek kılındığı belirtilmiştir. Mescid-i Aksâ’nın “uzak mescit” anlamına geldiği halbuki Kur’an’da Filistin için “en yakın yer” ifadesinin kullanıldığı (Rûm 3) belirtilerek Mescid-i Aksâ’nın göksel bir mescit olması ihtimali üzerinde durulmakla birlikte (M. Hamîdullah, I, 93), hem tarihî veriler hem de ayetteki ifadeler dikkate alındığında söz konusu mabedin tarihî bir gerçekliğinin bulunduğu anlaşılmaktadır.»[59]

«Oysa o dönemlerde mescidin mevcut olmaması daha önceleri Kudüs’te Mescid-i Aksâ’nın bulunmadığını göstermediği gibi Mescid-i Aksâ’nın Müslümanların ilk kıblesi olduğu da bilinen bir husustur.» [60]

«Mescid-i Aksâ, “uzak mescit” anlamına geldiği ve Kur’an’da Filistin için “en yakın yer” ifadesi kullanıldığına (Rûm 3) ve çeşitli hadislerin ifadelerine dayanılarak Kâbe’ye “en uzak” sayılabilecek mescidin “Beytül-ma’mûr” olabileceği de söylenmiştir.» [61]

 «Hz. Ali’nin beytülma’mûru, gökte bulunan ve Kâbe’nin yerdeki kutsiyetine benzer bir kutsiyete sahip olan, her gün 70.000 meleğin ziyaret edip namaz kıldığı, bir diğer adı da durâh olan bir yer, bir mescit olarak tanımladığı rivayet edilmiştir (Taberî, XXVII, 10).» [62]

«Mamur [bayındır] ev veya mamur [bakımlı, şerefli] mabet anlamına gelen el-beytü’l-ma‘mûr, Kur’an’da Allah’ın üzerine yemin ettiği bir mekânın adı olarak geçer (Tûr 4).

Bir yerin bayındırlığı, bakımlı ve düzenli oluşundan başka gelen gideninin ve ilgi göstereninin fazla oluşuyla da ilgilidir. Kur’an’da mabetlerin imar edilmesi, maddî onarım ve bakımdan çok manevi onarım demek olan zikir ve ibadet esasına bağlıdır (bk. Bakara 114; Tevbe 18-19).» [63]

«Bazı âlimlere göre el-Aksâ, kir ve habis şeylerden en çok uzak bulunan yer anlamındadır.» [64]

SECDE

Secde, “eğilmek, boyun eğmek, tevazu ile alnı yere koymak” anlamındadır. Mescit, Allah’a ibadet, kulluk, secde edilen yerdir.

«Secde, insan dahil olmak üzere canlı ve cansız bütün varlıkların Allah’ın koyduğu kanunlara boyun eğmesidir. Müfessirler, “Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler” (Nahl 48-49; Hac 18; Rahmân 6) kelâmını, bütün varlıkların fıtratlarının gereği olarak yaratıcının kendileri için koyduğu kanunlara uyup onların dışına çıkamamaları şeklinde izah ederler. Kur’an’da gerek Müslümanlardan “rükû ve secde edenler” diye söz edilmesi (Tevbe 112), gerekse onların yüzlerindeki secde izinden tanınacağının bildirilmesi (el-Feth 29), secdenin [Allah’a boyun eğmenin], Müslüman kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir.» [65]

«Zeccâc, “İçlerinde Allah’ın adının anıldığı mescitlere girmeyi yasaklayan ve onları tahribe çalışandan daha zalim kim vardır?” (Bakara 114) ayetini, “Allah’ın dinine muhalefet edenden daha zalim kim olabilir?” şeklinde açıklar (Lisânü’l-Arab, “scd” md.).

Mescitler kelimesi Kur’an’da altı yerde geçer. Buralarda genel olarak ibadet edilen mekânlar kastedilmekle beraber kelimenin aynı zamanda mimli mastar ve alet isminin de çoğulu olması sebebiyle, “Secdeler Allah içindir” (Cin 18) âyeti, “Secde organları veya secde yerleri (mescitler) Allah’ındır” şeklinde de anlaşılabilir.

Kur’an’da biri çoğul (mehârîb) olmak üzere beş yerde geçen mihrap kelimesi de dilcilerin çoğuna göre mescit anlamındadır.»[66]

«Mihrap, “oda, köşk, baş köşe, yüksek yer, savaş âleti” anlamlarına gelmektedir. Câmide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu, kıble tarafındaki duvarın ortasında bulunan, oyuk, girintili yer anlamında bir terimdir. Bu bölüme, savaş âletine benzetilerek mihrap denilmesi, şeytan ve kötü düşünce ve arzularla savaş yeri kabul edilmesindendir.»[67]

BÊRAKNÂ HAVLEHÛ

ÇEVRESİNİ BEREKETLENDİRDİĞİMİZ / MÜBAREK KILDIĞIMIZ

«O Mescid-i Aksâ’nın etrafını mübarek kıldık, yani çevresini din ve dünya bereketleriyle bereketlendirdik. Çünkü Musa’dan İsa'ya kadar vahyin iniş yeri ve peygamberlerin mescidi / ibadetgahı olmuş, hem de nehirler ve ağaçlar, çiçekler ve meyvelerle donanmış idi. Bu defa da İsrâ şerefi ile bereketli kılındı.

“Allah, Ariş ile Fırat arasını mübarek (bereketli) kılmış ve özellikle Filistin’i mukaddes kılmıştır.” (Müslim, İman, 282; Münavi, et-Teysir, I, 248. [68]

«Mescid-i Aksa’nın içinde bulunduğu Kudüs ve çevresi dinî merkez olması ile bereketlendirildiği gibi nehirler ve verimli bahçelerle de bereketlendirilmiştir (Miras, X, 56, 57).» [69]

«Ticarî ve ekonomik açıdan Kudüs fazla gelir kaynağına sahip değildi. Şehrin civarındaki tarım arazileri yetersiz ve sanayinin gelişmesi için gerekli miktarda ham maddeden mahrumdu. Ticarî açıdan da önemli ticaret yollarının dışında kalıyordu. Bütün bu olumsuzluklara karşı en önemli gelirleri dinî statüsünden kaynaklanmaktaydı. Hacıların ve turistlerin ziyaretleri el sanatlarına ve ticarete bir canlılık kazandırmaktaydı.» [70]

«Bereket, birikim kökünden gelmektedir. Yani kişideki birikimin, mal birikimi, bilgi birikimi, çoluk-çocuk birikimi gibi birikimlerin onu cennete götürücü özellik kazanmasının adına bereket denir. Bir kişideki birikimler, o kişiyi cennete götürüyorsa buna bereket denir. Ama kişideki bu birikimler onu cennete değil de cehenneme doğru götürüyorsa, onun kulluğunu ters yönde etkileyecek bir noktaya gelmişse, artık bu birikimlerin hiçbirisine bereket denmez.

Öyleyse unutmayalım ki çok mal bereket değildir, çok ev, çok araba, çok arsa, çok alkış, çok makam, çok koltuk bereket değildir. Çok çocuk, çok bilgi, çok not bereket değildir. Eğer tüm bu konularda çokluklar, çoğalmalar, birikimler bizi cennete götürücü bir özellik taşıyorsa, yani bu çoğalmalar bizim kulluğumuzu artırıyorsa, her gün Allah’la aramızın biraz daha iyileşmesine, biraz daha güzel Müslümanlaşmamıza sebep oluyorsa bunlar berekettir, bereketlidir. Ama bunlar çoğaldıkça kulluğumuz azalıyor, ilim öğrenme imkânımız kalmıyor, hasta ziyareti, Müslüman kardeşlerimizin dertleriyle ilgilenmemiz, çocuklarımızın İslâmî eğitimleriyle ilgilenmemiz azalıyorsa, yani kulluğumuz azalıyor ve cehenneme gidişimiz hızlanıyorsa, o zaman bu birikimlere bereket değil belâ denir.»[71]

«Vaktiyle hor görülüp ezilen insanları, toprağını bereketli kıldığımız96 ülkenin en doğusundan en batısına kadar tamamına hâkim kıldık.

«A’râf 137 ve İsrâ 1'de geçen bereket "toprak bereketi, verimlilik" vurgusuna sahip gibi görünmektedir. İsrâ 1’deki havlehû ve A’râf 137’de aynı işlevi gören fîhâ, bereketin toprağa atfının dilsel gerekçeleridir. Bu bağlamda bu ayetlerde kullanılan "bereket", Kâbe'nin bulunduğu arazi için Kur'an'da kullanılan "verimsiz, ziraata elverişli olmayan vadi"nin (İbrahim 37) zıddıdır. Âl-i İmran 96'da Mekke'nin içerisinde yer aldığı Bekke Vadisi için kullanılan mübâraken ise "mukaddese" yakın anlamdadır.»[72]

«Bereket, dua, ayin ve ibadetlerle elde edilmeye çalışılan bolluk, genişlik, hayır ve saadet anlamlarında dinî bir tabirdir.» [73]

«Bereket kelimesinin mastarı olan bürûkün asıl anlamı, devenin bir yerde çöküp durması, orada kalıp beklemesidir.[74] Bu manaya bağlı olarak iyi ve hoş karşılanan bir şeyin süreklilik arz edişine bereket denilmiştir.

Kur’an’da bereket kelimesi üç ayette çoğul olarak berekât şeklinde geçmekte, ayrıca yirmi dokuz âyette aynı kökten türeyen isimler ve fiiller bulunmaktadır. Kur’an’da geçen “berekât” kelimelerinden biri “rahmet”, diğeri “selâm” kelimesiyle birlikte zikredilmiştir (Hûd 11/48, 73); A‘râf 96’da ise iman ve takvâ sahibi toplumlara gökten ve yerden bereket kapıları açılacağı, insanların başına gelen felâketlerin ise onların tuttuğu kötü yol sebebiyle olduğu açıklanmıştır. Bu sonuncu ayetin tefsiri yapılırken gökten ve yerden gelecek bereketler, yağmurun yağması ve toprağın verimli kılınmasıyla mahsul ve gelirin çoğalması, bolluk ve hayrın yaygınlaşması, madenler, dağlar, denizler, göller ve akarsulardan faydalanılması, böylece nimet, refah ve saadetin artması şeklinde yorumlanmaktadır. Hûd 48’e göre tûfandan sonra Hz. Nuh ile ona inanan kimselere, yüce Allah’ın selâm ve bereketleriyle gemiden inmeleri direktifi verilmiştir. Ferrâ, bu ayette geçen berekât’ı “saadet” olarak açıklamıştır. Çeşitli tefsirlerde söz konusu ayetteki “selâm” ve “bereketler”, gemidekilerin dünyada boğulmaktan ahirette de azaptan kurtarılarak saadete, hayır ve güzelliklere ulaştırılmaları şeklinde yorumlanmıştır. Hûd 73’te geçen “berekât” ise Hz. İbrahim’in karısı Sâre’nin yaşlı olduğu halde Allah’ın bir lütfu olarak çocuk doğurabilmesini ifade etmektedir.

Kur’an-ı Kerîm nelerin, nerelerin, kimlerin bereketli ve mübarek olduğuna dair bazı örnekler vermektedir. Buna göre canlıların rızkını sağlayan yeryüzü bereketlendirilmiştir (A’râf 137; Füssılet 10). Yukarıdan inen bereketli su (Kaf 9) kadar yerden biten zeytin ağacı da mübarektir (Nûr 35). Öte yandan feyiz kaynağı olan Kur’an da mübarek bir kitaptır (En‘âm 92; Enbiyâ 50; Sâd 29). Kur’an “mübarek bir gecede” indirilmiştir (Duhân 3). Yeryüzünde ilk kurulan mabet yani Kâbe mübarektir (Âl-i İmrân 96). Tûr ve Mescid-i Aksâ’nın çevresi, Hz. Nuh’un gemisinin karaya oturduğu yer gibi daha başka kutsal, bereketli ve mübarek yerler, kutlu şehirler de vardır (Kasas 30; İsrâ 1; Mü’minûn 29; Enbiyâ 71, 81; Sebe 18). Hz. İbrahim, İshak, Musa ve İsa mübarek şahsiyetlerdir (Sâffât 113; Meryem 31; Neml 8). Yine Kur’an, evlere girildiğinde “Allah katından bereket, selâmet ve güzellik” dileyerek selâm vermeyi öğütlemektedir (Nûr 61). Muhtelif ayetlerde bereket gibi bürûk kökünden türemiş bulunan, “fâni oluş niteliklerinden arınık” anlamındaki “tebâreke” kelimesi Allah’a nispet edilmiştir.

Bir hadiste yağmur “gökten inen bereket” olarak nitelendirilmektedir (Müsned, VI, 2, 5). Koyun beslemeyi öğütleyen ve onda bereket olduğunu bildiren hadisteki bereket “nema, çoğalma, bolluk” anlamına gelmektedir (İbn Mâce, “Ticârât”, 69; Müsned, VI, 424). Bereketle ilgili başka bir hadis şöyledir: “Sahura kalkın, çünkü onda bereket vardır” (Buhârî, “?avm”, 20; Müslim, “?ıyâm”, 45; Tirmizî, “?avm”, 17). Bu hadisteki bereket “ilâhî hayır ve ihsan, feyiz ve bolluk” anlamında kullanılmış olmalıdır. Bazı hadislerde “berekât” kelimesiyle nimet, ilâhî hayır ve ihsan, feyiz, saadet gibi anlamlar kastedilmiştir.

Bereketi konu edinen ayet ve hadislerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere bu kavram insanların gerek dünyaya gerekse ahirete yönelik kazanç veya kayıplarını ilgilendirmektedir. Buna göre mümin her türlü hayrın, nimet, bereket ve bolluğun Allah’ın kullarına bir ikramı olduğuna inanır, dua, niyaz ve dileklerinde daima O’na yönelir, her bereketi O’ndan ister, her hayrı O’ndan bekler. Böylece iç dünyasında güven ve huzura kavuşur. Onun bu inancı davranışlarına da yansıyarak kâmil bir insan olmasını sağlar.»[75]

LİNÜRİYEHÛ MİN ÂYÂTİNÂ:

KENDİSİNE ÂYETLERİMİZDEN BİR KISMINI GÖSTERELİM DİYE… [76]

«Ayetteki “gösterme” fiilinin başında yer alan lâm harfi, amacı yani gece yolculuğunun niçin yapıldığını belirlemektedir. "Gösterme" eylemi, aslında öğretmek anlamına gelmektedir (55/1-2). Bir şeye gözlem yaptırılıyorsa, o şey gösteriliyorsa öğretiliyor demektir. Demek ki bu yolculuk, öğretim amaçlı yapılmıştır.» [77]

Müslümanın İSRÂ’sı (mesafe kat edebilmesi) ve MİRÂC’ı (en yüksek mertebe olan Allah’a kulluk makamına erişebilmesi, her uğraşısından daha çok, dini uğruna geceleri mesaiye kalmasına, [bu vesileyle Rabbiyle baş başa konuşup anlaşmasına] [78] bağlıdır.

Müslümanların, gece-gündüz dinleri uğruna sa’yetmeleri / faaliyet göstermeleri şarttır: 17:19; 53:40; 76:22; 88:9; 20:15; 22:51; 34:5; 34:38; 53:39; 79:35.     

«İbn Atıyye gibi bazı müfessirler “Ona ayetlerimizden gösterelim diye…” ifadesinin manasını şöyle açıklamıştır: “Onu, yani Muhammed (s.a.v.)'i ayetlerimizden göstermemiz için geceleyin yürüttük.” Bu şekilde Miraç, Peygambere ayet göstermekten ibaret değil, Peygamberin kendisini bir ayet olarak kâinata göstermek olmuştur. Gerçekten «Necm Suresi'nin inişi daha önce olduğuna göre, Peygamber hakkında; “Ant olsun, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü” (Necm 18) anlamı bu olaydan daha önce gerçekleşmiştir. Ve o, kendisi Allah'ın ayetlerinden en büyük bir ayettir. İsrâ'nın hikmeti de O’na göstermeden çok, O’nu göstermeye yöneliktir.»[79]

«Kimi müfessirler, "ayetlerini O’na göstermek için" ifadesini "O’nu ayetlerimizden [biri] olarak göstermek için" şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu takdirde İsrâ hadisesi, Hz. Peygamberi, yer ve gök ehline bir ayet olarak göstermek anlamına gelmektedir.» [80]

Evet, Efendimiz geceleri tertil yolculuğuna çıka çıka Kur’an’ı yutmuş, neticede eşi Ayşe validemizin de buyurduğu gibi “Yaşayan Kur’an” olmuştur. Ve bu yüzden, bütün müslümanlara örnek ve önder olarak sunulmuştur (33/21. 4/65, 80).

«Yani Allah Teâlâ, kusursuz bir örnek olsun diye, Kur’an’ı Ona bildirmiş ve pratik hayata uygulanışını, onun yaşantısı ile bütün insanlığa göstermiştir. İnanan insanlar, İslâm'ı Resûlullah'ın yaşadığını örnek alarak hayatlarına tatbik etmek zorundadırlar.»[81]

ÂYÂTİNÂ:

AYETLERİMİZ

«Allah’ın varlığına, peygamberlerin doğruluğuna işaret eden delil ve mûcize anlamında, ayrıca Kur’an sûrelerinin belli bölümlerinden her biri için kullanılan bir terimdir.

Sözlükteki asıl anlamı “bir şeyin ve bir amacın mevcudiyetini gösteren alâmet”tir. Buna bağlı olarak “açık alâmet, delil, ibret, işaret” gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Kur’an’da 382 defa geçen ayet kelimesi terim olarak çeşitli anlamlar ifade etmektedir.

1. Delil.

Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın varlığını ispat etmeyi amaçlayan delillerden çoğunlukla ayet diye söz edilir. Buna göre göklerin ve yeryüzünün belli bir düzende yaratılışı, yer küresinin canlıların yaşamasına elverişli hale getirilişi, ona belli bir ağırlık kazandıran dağların mevcudiyeti, ziraata ve iskâna uygun ovaların, seyahate elverişli yolların oluşumu, hayat kaynağı suyun gökten indirilişi, aynı su ile beslenen aynı iklimin topraklarında tadı ve besin değeri farklı yiyecek ve meyvelerin bitirilişi, göklerin görülebilir direkler olmaksızın yükselişi, atmosferin tehlikelerden korunmuş bir tavan haline getirilişi, güneşin ısı ve ışık, ayın da aydınlık kaynağı oluşu, insan ve yük naklinde faydalanılan gemilerin denizlerde batmadan seyredişi, besin kaynağı ve binek olarak kullanılan çeşitli hayvanların insanların emrine verilişi, erkekli dişili olarak yaratılan insanların dünyayı imar etmesi ve uyum içinde çoğalmasını sağlamak üzere karşı cinsleri arasında güçlü bir sevgi bağının kuruluşu, uykuya yatan insanın bir tür ölü haline geldikten sonra tekrar hayata dönüşü... bütün bunlar “her şeyi bilen”, “her şeye gücü yeten” ve “dilediğini yapan” yüce Allah’ın varlığına dair apaçık ayetlerdir (Bakara 164; Rûm 20-25; Enbiyâ 21/31-32; Nahl 66-69; Câsiye 3-5; Ra‘d 2-4; Yûnus 5, 67; En‘âm 95-99).

2. Mûcize.

Peygamberlerin Allah tarafından görevlendirilmiş elçiler olduklarını ispat eden harikulade olaylar da Kur’an-ı Kerîm’de ayet diye ifade edilmiştir. Hz. Nuh’un tûfanı, Hz. Salih’in devesi, Hz. Musa’nın değneği, Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişi, çamurdan yapılmış bir kuşa can verişi, ölüleri diriltişi, evlerde saklanan yiyecekleri haber verişi gibi tabiatüstü olaylar Kur’an’da söz konusu edilen ayetlerden bazılarıdır (bk. A’râf 73, 106; Âl-i İmrân 49; Mâide 114; Tâhâ 22; Meryem 17-21; İsrâ 59).

3. Kıyamet [Son Saat] alâmetleri.

Önceden iman etmeyenlerin veya iman sayesinde hayır kazanmayanların, Allah’ın bazı ayetleri ortaya çıktığı anda inandıklarını ifade edişlerinin fayda vermeyeceği belirtilirken kullanılan “âyât” kelimesi (En‘âm 158) kıyamet alâmetleri manasındadır.

4. Kur’an’ın tamamı veya belli bölümleri.

Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerin belli bölümlerinden her biri, benzerlerini meydana getirme imkânı bulunmaması açısından ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna belge teşkil ettiğinden ayet diye adlandırılmıştır.

Ayet, hadislerde de dört ayrı anlamda kullanılmış, bu arada güneş ve ayın Allah’ın kudretine işaret eden iki ayet olduğu ifade edilmiş (Buhârî, “Bedü’l-halk”, 88), ilki güneşin batıdan doğmasıyla başlayacak olan on ayet (alâmet) ortaya çıkmadıkça kıyametin kopmayacağı haber verilmiştir (Müslim, “Fiten”, 39-41; İbn Kesîr, I, 51, 165).»[82]

İNNEHÛ HÜVESSEMÎUL BESIYR:

YÜCE ALLAH HEM HER ŞEYİ İŞİTEN HEM DE HER ŞEYİ GÖRENDİR.

«Semî’, Allah’ın isimlerinden birisidir. Sözlükte “işiten” anlamına gelmektedir. Allah’a nispet edildiğinde “işitilmeye konu teşkil eden her şeyi işiten” diye açıklanır. Semî’ ismi, 46 ayette Allah’a izafe edilmiş olup bunların otuz ikisi alîm, on biri basîr, biri karîb isimlerinden önce zikredilmiş, 2 ayette de “duayı işiten, kabul eden” şeklinde kullanılmıştır (M. F. Abdülbâki, el-Mu?cem, “sm?” md.).» [83]

«Basîr, Allah’ın isimlerinden birisidir. “Görmek, bilmek ve sezmek” anlamındaki basar kökünden türetilmiş bir sıfattır. Kur’an’da 51 ayette geçmekte olup bunların kırk birinde Allah’ın sıfatlarından biri olarak kullanılmıştır. İbnü’l-Cevzî Kur’an’da basîr sıfatının dört ayrı anlama geldiğini belirterek bunları “sezen”, “gözüyle gören”, “kesin delil sayesinde gerçeği idrak eden” ve “ibret gözüyle bakan” şeklinde sıralar (Nüzhetü’l-a?yün, “basîr” md.). Basîr kavramı, Allah’ın isimlerinden biri olarak “görmeye konu olan şeyleri bütün özellikleriyle idrak edip gören” şeklinde tarif edilebilir. Bu idrakin oluşması için insanlarda bulunması gereken fizik, fizyolojik ve psikolojik şartlar Allah Teâlâ hakkında söz konusu değildir. “O, karanlıklar içinde renkleri, bir suya karışan diğer bir suyu görür. Ne karışmışlık, ne karanlık, ne aşırı aydınlık ve ne de madde engeli O’nun görme idrakini perdeleyebilir” (Şa‘rânî, I, 84). Bir ayette, “O ne mükemmel görendir!” (Kehf 26) denilir.»[84]



[1] Şaban Piriş Meali:

[2] «Halk arasında tavuk karası veya gece körlüğü olarak da bilinen retinitis pigmentosa, nadir görülen, kalıtımsal bir hastalıktır. Gözün içini kaplayan retina adını verdiğimiz tabakada görme hücreleri bulunur. Bu görme hücrelerinden rod adı verilenler karanlıkta görmeyi veya gece görmeyi ve çevre görmeyi sağlar. Hastalık rod adı verilen bu hücrelerde bozulmayla karakterizedir» {https://kaskaloglu.com}. * «Aşâ, gözde bir nevi za'f ve tavuk karanlığı ta'bir olunan / tavukkarası denilen görmezliktir. Burada murad, Kur’an’ın irşadını dinlemezliktir» {Hak Dini Kur’an Dili, Sh: 4276}. * «Aşâ’, dilimizde "tavuk karası" adı verilen gece görüş bozukluğudur» {H. Kitabı KUR’AN}. * “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” deyişi, halk arasında oldukça meşhurdur. Bu âyetle birlikte değerlendiğimizde, eminim ki, “Mürşidi Kur’an olmayanın mürşidi şeytandır” sözünün şeytanlaşanlarca bozulmuşudur.

[3] Çağlar üstü Hayat Rehberi, Mahmut Kısa

[4] Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Yayınları

[5] Kur’an Aydınlığı, 295, not 2, Tuncer Namlı

[6] 2011 TDV İslâm Ansiklopedisi, 40. cilt, 527-528. TESBİH. Müellif: METİN YURDAGÜR

[7] Hayat Kitabı KUR’AN, Mustafa İslâmoğlu

[8] Âlemlerin Rabbi ALLAH, 111-112, M. İslâmoğlu, Denge Yayınları İstanbul 2006

[9] Hayat Kitabı KUR’AN, 526; Kısa Tefsirli Kur’ân-ı Kerim Meâli, 319

[10] Kur’ân-ı Kerîm Meâli (Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri), 386, Mustafa Öztürk

[11] Süleyman Ateş; Talât Koçyiğit, 138

[12] Kur’an Meâli, Heyet, Kral Fehd Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu, Heyet, 1412/1992

[13] “Onu zirveye taşıdı, şerefin zirvesine erdirdi.”

[14] Sembolizm Açısından İsrâ ve Mi’râc’a Yeni Bir Yaklaşım Denemesi, Doç. Dr. Yaşar Düzenli, Osmangazi Üniv. İlah. Fakültesi 

[15] Hayat Kitabı KUR’AN

[16] Prof. Dr. İsmail Karagöz, http://www.sonpeygamber.info/isra-ve-mirac

[17] 1988 TDV İslâm Ansiklopedisi, 1. cilt, 57. ABD. Müellif: MUHAMMED HAMÎDULLAH

[18] Hayat Kitabı KUR’AN, Mustafa İslâmoğlu

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları

[20] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları

[21] TDV İslâm Ansiklopedisi, 40. cilt, 323-325, TEHECCÜD (???????) Müellif: SAFFET KÖSE

[22] TDV İslâm Ansiklopedisi, 40. cilt, 323-325, TEHECCÜD (???????) Müellif: SAFFET KÖSE

[23] (Bkz: 10/67. 25/47.  28/72-73. 30/23. 40/61. 78/9-11)

[24] Riyâzüssâlihıyn, 29. Bab, sh: 128, Ter: Abdullah Feyzi Kocaer

[25] Bkz: 40/61.

[26] [25/47. 40/61. 78/10]

[27] Bu ve benzeri âyetler (10/67. 25/47.  28/72-73. 30/23. 40/61. 78/9-11), sadece maddî açıdan değerlendiriliyorlar. Biz manevî cephesine vurgu yaptık.

[28] [25/47; 28/73]

[29] TDV İslâm Ansiklopedisi, 12. cilt, 286-287, FECİR (?????) Müellif: YAKUP ÇİÇEK

[30] M. İslâmoğlu

[31] TDV İslâm Ansiklopedisi, 40. cilt, 323-325, TEHECCÜD (???????) Müellif: SAFFET KÖSE. NOT. TEHECCÜDÜ NAMAZ OLARAK ALGILAMANIN DOĞRU OLDUĞUNA İKNA OLAMADIĞIMIZ İÇİN, CÜMLEYİ TEHECCÜDÜ ANLADIĞIMIZ ŞEKLİYLE VURGULADIK.

[32] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları

[33] Pr. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları

[34] TDV İslâm Ansiklopedisi, 40. cilt, 323-325, TEHECCÜD (???????) Müellif: SAFFET KÖSE

[35] TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 32. cilt, 290-292, NÂFİLE (???????) Müellif: FAHRETTİN ATAR

[36] Tefsirde İsrâiliyyât, 207, Abdullah Aydemir, Ankara 1979

[37] 13/28

[38] Bkz: Hak Dini Kur’an Dili, II, 833

[39] Buradaki mübarek gıda Kur’an’dır. Günümüzde de sahur vaktinde mukabeleler okunur. Aslında yapılması gereken Kur’an’ın metninin okunması değil tertîl edilmesi, anlamaya çalışılmasıdır.

[40] Kelime: Allah’ın mesajlarının her biri / bütün mesajları. Bkz: 3/39; 4/46; 5/13; 6/115. 14/24. 18/27, 109. 31/27. 42/24. 66/12. Ayrıca bkz: Kur’an Mesajı, 506, not: 36, M. Esed; Kur’an Yolu, 3/315.

[41] Bkz: 3/17

[42] TDV İslâm Ansiklopedisi, 27. cilt, 313-314 MAĞFİRET (???????) Müellif: ADİL BEBEK

[43] Hadis- Şerif: “Üç günden az bir zamanda Kur’ân’ı hatmeden kişi, ne okuduğunu anlamamıştır.” {Ebû Dâvud, Kıraat, 1; Tirmizî, Kıraat, 13; İbnn Mâce, İgâmetüssalât, 178; Dârimî, Salât, 173}

[44] 51/18’e bkz.

[45] Şâmil İA, TERTÎL, Erdoğan PAZARBAŞI

[46]İhsâ”, bir Hadîs-i Şerif’in diğer bir varyantında “muhafaza” anlamındadır. Buhârî, Deavât, 68, VII, 169; Müslim, Zikr 6, III, 2062

[47] “Küntüm hayra ümmetin ühricet linnêsi”; “Hayruküm men teallemel-gur-êne vallemehû”

[48] TDV İslâm Ansiklopedisi, 29. cilt, Müellif: MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞCI, NEBİ BOZKURT

[49] S. Öğüt, “Harem”, DİA, XVI,127

[50] «Kur'ân-ı Kerim, Kâbe'yi kastederek; "Orada apaçık âyetler vardır. İbrahim'in makamı vardır, kim oraya girerse emân (güvenlik) içinde olur..." (Âli İmrân, 3/97) buyurmakla burayı emîn bir belde, her türlü kanın dökülmesinin haram olduğu bir sığınak olarak ilân etmiştir. Bu yüzdendir ki, Kâbe harîmine sığınan suçlular yakalanıp yargılanmazlar, idam edilmezler, kendi hallerine bırakılırlardı. Müslümanlar da, kendi devletlerini kurmadan önce, Mekke döneminde hicret ettikleri Habeşistan ve Medine, kendileri için birer emân yeri idi.» {Şâmil İA, Halid ERBOĞA}.

[51] Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Yayınları: 11/163-170.

[52] Bu bölüm ilk olarak 1997 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 16. cildinde, 97-100 numaralı sayfalarda yer almıştır. Müellif: KÜRŞAT DEMİRCİ

[53] 1997 TDV İslâm Ansiklopedisi, 16. cilt, 100-104. HARAM. FIKIH. Müellif: FERHAT KOCA

[54] Tevakku Sözlük

[55] «Egsâ: En uzak, en son, en uç, en yüksek, en yüce. Egsal-emel: Ülkü. Egsal-merâm: Arzuların son sınırı» {Tevakku Sözlük}.

[56] 2002 TDV İslâm Ansiklopedisi, 26. cilt, 327-329. KUDÜS, Müellif: CASİM AVCI

[57] 2002 TDV İslâm Ansiklopedisi, 26. cilt, 323-327. KUDÜS (?????) Müellif: ÖMER FARUK HARMAN

[58] 2002 TDV İslâm Ansiklopedisi, 26. cilt, 327-329. KUDÜS, Müellif: CASİM AVCI

[59] Mİ‘RAC, Müellif: SALİH SABRİ YAVUZ

[60] Mİ‘RAC, Müellif: SALİH SABRİ YAVUZ

[61]  M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I,93.

[62] TDV İslâm Ansiklopedisi, 6. cilt, 94-95, BEYTÜLMA‘MÛR, Müellif: ABDURRAHMAN KÜÇÜK

[63] TDV İslâm Ansiklopedisi, 6. cilt, 94-95, BEYTÜLMA‘MÛR, Müellif: ABDURRAHMAN KÜÇÜK

[64] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları

[65] TDV İslâm Ansiklopedisi, 36. Cilt, Müellif: NİHAT DALGIN

[66] TDV İslâm Ansiklopedisi, Müellif: AHMET ÖNKAL, NEBİ BOZKURT

[67] Şâmil İA

[68] www.hasenat.net. ELMALILI - HAK DİNİ KURAN DİLİ - İSRA SURESİ - 17.1

[69] Prof. Dr. İsmail Karagöz, http://www.sonpeygamber.info/isra-ve-mirac

[70] 2002 TDV İslâm Ansiklopedisi, 26. cilt, 334-338, KUDÜS, Müellif: KÂMİL CEMÎL el-ASELÎ

[71] Besâirul Kur’an, Ali Küçük

[72] Hayat Kitabı KUR’AN

[73] TDV Ansiklopedisi

[74] «Deve yattı, veya göğsü üzerine çöktü» {www.hasenat.net}

[75] 1992 TDV İslâm Ansiklopedisi, 5. cilt, 487-489. BEREKET. Müellif: GÜNAY TÜMER

[76] “Gerçekten Rabbinin en büyük ayetlerini görmüştür” (Necm 18).

[77] Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı

[78] Şura Suresi - Ayet 51: Diyanet Meali: “Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

[79] Elmalılı, www.hasenet.net

[80] Şâmil İA. * Not: Cümleyi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsirine uygun olarak vurguladık.

[81] Şâmil İA, NECM SURESİ- Ömer TELLİOĞLU

[82] TDV, cilt: 04; sayfa: 243-244, [ÂYET - Yusuf Şevki Yavuz - Abdurrahman Çetin]

[83] 2009 TDV İslâm Ansiklopedisi, 36. cilt, 492 SEMÎ’. Müellif: BEKİR TOPALOĞLU

[84] 1992 TDV İslâm Ansiklopedisi, 5. cilt, 102-103. BASÎR. Müellif: BEKİR TOPALOĞLU