22.3.2019 / Din

Irkçı senatör Fraser Anning: “İslâm dinine mensup olanların bugünkü saldırıda katil pozisyonunda bulunmamaları, kendilerini suçsuz yapmaz.”

Yeni Zelanda Saldırısı Sonrası, usuma esen bazı ayetleri “yeniden tetkik” ediyorum. Müfessirlerin yorumlarını ve fikirlerimi bildiriyorum:

Hadise terörizm midir?

Geçmiş, gelmiş ve gelecek olan tüm insanları, şimdilik tam 50 kez katletmiş bir caniye “terörist” kavramı bile az görmeli, o cani için yepyeni bir terim icat edilmelidir.

Bir de:

Bana öyle geliyor ki, bundan başka hiçbir olay,

Önemini anlatamazdı Ayasofya’nın, öyle kolay kolay.

Millet terimini, bizim dışımızdaki her ulus, hatta her grup kendilerine göre değerlendirmektedir. Bu yüzden başkalarının dinlerine ve izmlerine girmek kolay olsa da gözlerine girmek imkânsızdır.

İslâm’a göre kişinin ırkına, rengine ve geçmişine bakılmaksızın Allah’a ve Elçisine kayıtsız itaat eden herkes İslâm milletindendir. İşte, İslâm dışı din, sistem ve ideolojilerde, bu özellik kesinlikle geçerli değildir.

Gavurların Gözünde Şöylesine Mimliyiz. Değil Dinlerine Milletlerine Bile Girsek Asla Sevilmeyiz

Bakara Suresi - Ayet 120, Millet

     120.   Memnun olmazlar senden Yahudiler ve Hıristiyanlar, katılmadıkça onların milletine; (3/118)

                De ki: Asıl rehberlik, Allah’ın rehberliğinin ta kendisidir; [siz geliniz Allah’ın hidayetine]!

                [Sakın ha]! Sana gelen ilimden[1]/Kur’an’dan sonra, onların heveslerine tâbî olursun,

                [O zaman, seni] Allah’ın dışında [kurtaracak] ne bir veli ne de bir yardımcı bulursun.

«Millet, “takip edilen yol” demektir. Takip edilen bir yol eğri de olsa doğru da olsa bir dindir. Her ne kadar din, şeriat ve millet; aynı anlama gelirse de aralarındaki incelik şöyledir. Takip edilen yolun inanç boyutuna din, yaşayış boyutuna şeriat, sosyal boyutuna da millet denilebilir. Buna göre millet, sosyal bir toplumun etrafında toplandığı, toplumsal olarak tabi olup uyduğu yol demektir.»[2]

Modern dönemde Batı’da ortaya çıkan “nation” kavramı Türkçe ve Farsça’da millet kelimesiyle karşılanmış, böylece millet terimi İslâmî literatürde taşıdığı dinî içeriğinden soyutlanarak salt sosyolojik ve siyasal bir kavram halini almıştır. Bir devletin millet esasına dayalı olması gerektiği düşüncesi XIX. yüzyılda Batı’da, XX. yüzyılda diğer ülkelerde ve Türkiye’de hâkim siyasî düşünce durumuna gelmiştir. Ancak milletin tanımı ve ölçütü konusunda her dönemde siyasî yaklaşımlar ışığında farklı nazariyeler ortaya atılmıştır. Dil, din, coğrafya, ortak tarih ve vatandaşlık gibi unsurların tek başına veya birkaçı bir arada milliyetin ölçütü olması gerektiği hususunda tartışmalar yapılmıştır. Bununla beraber modern dönemde “bir milletin bir devletle özdeşleşmesi” anlamına gelen milliyetçilik akımı, kitleleri milliyet duygusu etrafında toplayıp harekete geçiren en önemli unsur kabul edilmiştir.»[3]

«Yahudilerle Hristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur’an-ı Kerîm’in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya’nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde Yahudi ve Hristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca Hristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hristiyanlaşmış Türkleri benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkleri hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat’tan bu yana Türklerin göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türkler’in aleyhine işlemiştir. Hıristiyan dünyanın diğer Müslüman milletler, hatta Hristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılıların Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, Müslümanları da Hristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm’a ve Müslümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya Müslümanlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretler taşımaktadır. Bütün bu tespitler Yahudilere ve Hristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur’an’ın öğretisine aykırıdır. Zira Kur’an Müslümanlara bir taraftan “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur” (Mâide 8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz ayette görüldüğü gibi, “Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır” der. Şu hâlde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm’ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.»[4]  

Hristiyanlar Dilleriyle Müslümanlar Gönülleriyle Sever

Ali-İmran Suresi - Ayet 119

     119.  İşte siz var ya siz, siz şöyle kimselersiniz;

              Onlar sizi sevmezler ama siz onları seversiniz;

              Zira siz, kitap[lar]ın tamamına iman edersiniz.

              Onlar da iman ettik derler, sizinle karşılaştıklarında; 63/1

              Kinlerinden parmak uçlarını kemirirler baş başa kaldıklarında.

              De ki kendilerine: Geberin öfkenizden!

              Allah, haberdardır göğüslerin özünden.

«Yani siz, kendinizin dışındakileri de seversiniz. Müslüman, herkesin iyiliğini ister, herkese sevgiyle bakar, haklarını korur, yardım eder ve kimseye kötülük etmek istemez. Çünkü Müslüman’ın özelliği budur.»[5]

Allah’a İtaat Etmeyen Cami Saldırganları, Mescitlere Ancak Müminlere Boyun Eğerek Girmeliler

Bakara Suresi - Ayet 114

     114.   Allah’ın mescitlerinde, kendisinin isminin anılmasını yasaklayanlardan,

               Böylece, o mescitlerin [hem maddeten hem de manen] yıkımına çalışanlardan,

               Daha zalim olanlar kimlerdir?

               Onların hakkı, oralara ancak korkarak girmeleridir.

               [Yiğit müminler, başka türlüsüne asla izin vermemelidir].

               Dünyada hızy /rezillik /zillet, bu tahribatçılaradır;

               Âhirette ise, onlara azabın daha da büyüğü vardır.

«Ayetin temel konusu dikkate alınarak “mescitlerin harap olması için çalışan” ifadesiyle, geçmişte veya gelecekte mabetlerde Allah’a ibadet edilmesini engelleyen, oraların maddî veya manevi anlamda yıkılıp harap olması veya her ne suretle olursa olsun işlevsiz bir duruma düşmesi için çabalayan her türlü olumsuz hareketler Kur’an-ı Kerîm tarafından kesin bir surette kınanmıştır. Zira ibadet, insanın yaratıcısıyla ilişkisini sağlamada ve bu suretle onda kulluk bilincini canlı ve sürekli kılmada en önemli işleve sahip düzenli davranış biçimleri; mabetler de sadece bu işlevin yerine getirilmesi için tesis edilmiş kutsal mekânlardır. Şu hâlde ayette verilen asıl mesaj, mabetlerin dokunulmazlığı ve ibadet özgürlüğüdür. Nitekim bu temel yaklaşım dolayısıyla Kur’an, “içinde Allah’ın isminin anıldığı” (ibadetlerin yapıldığı) mescitlerle birlikte kiliselere ve havralara da saygı gösterilmesi gerektiğine işaret etmiştir (Hac 22/40). Bazı yanlışları da bulunsa, Allah inancını ana eksen olarak alan Ehl-i kitabın ibadet özgürlükleri ve tapınaklarının saygınlığı Hz. Peygamber’den itibaren Müslüman yöneticilerin titizlikle uydukları bir ilke olarak yaşatılmıştır. Hatta Hz. Peygamber, Necranlı bir Hristiyan heyetinin Medine Mescidine girerek burada kendi dinlerine göre ayin yapmalarına bile izin vermiştir (İbn Sa‘d, Tabakåt, Beyrut, ts. [Dârü Sâdır], I, 357). İşte diğer kitâbî dinlerin ibadet ve mabetleri için bile böylesine saygılı bir bakış getiren İslâm dini, kendi mabetleri olan mescitlerde ibadet edilmesine engel olan ve bu mukaddes mekânların tahribine çalışanları zalimlerin en zalimi saymış; bu sebeple konumuz olan ayette onların mescitlere, ancak müminlerin gücünden korkarak, onlar tarafından yakalanmaktan korkup çekinerek girebileceklerine (Râzî, IV, 11), bunun için de müminlerin güçlü olmaları gerektiğine; ayrıca mabetlerin, kötü niyetlilerin oraları tahribe ve ibadet edilmesini engellemeye cesaret edemeyecekleri şekilde güvence altında tutulması gerektiğine işaret edilmiştir.»[6]

Müminler Kendilerini Kurbanlık Koyun Gibi Görmemeli Nefislerini Müdafaa Etmeliler

Hacc Suresi - Ayet 39-40

     39.    Kendilerine savaş açılanlara, [canlarını koruma][7] izni verilmiştir;

              Zira [müminlere saldırılmakla, kendilerine alenen] zulmedilmiştir.

              Allah, müminlere/ emrini dinleyenlere yardım etmeye elbette muktedirdir.

     40.    Kendilerine nefs-i müdafaa/ canlarını koruma izni verilenler [kimlerdir]?

              Rabbimiz Allah’tır dedikleri için, haksız yere yurtlarından sürülenlerdir.

              Allah, insanların bazısını bazısıyla savmasa,

              [Bu şekilde işleyen ilâhi bir yasa olmasa],

              Manastırlar, kiliseler ve havralar,

              Ve içerisinde Allah’ın adının sıkça anıldığı mescitler yok olurdular. (72/18)

              Ama Allah, kendi (dava)sına destek verenlere, yüzde yüz yardım edecektir;

              Çünkü Allah, aklın almayacağı kadar güçlü, erişilemeyecek derecede yücedir.

Âyetin Yadsılı Yankıları:

«M.S. 66'da Yahudiler Roma'ya karşı ayaklandılar. 70'te Romalılar kente girerek Beytü'l-Makdis'le birlikte her yeri yaktılar.

M.Ö.614'te Kudüs kralı Babil'e sürgün edildi ve kent yağmalandı. M.Ö.586'da Nabukadnezar Beytü'l Makdisi ve kenti tümüyle yaktı ve Yahudileri Babil'e sürdü. Sürgünü II. Kyros M.Ö. 538'de sona erdirdi. Kudüs'e dönen Yahudiler M.Ö. 515'te Beytü'l-Makdis'i ikinci adıyla yeniden inşa ettiler. Çok değerli eşya ile dolu olan Beytülmakdis, Hz. Süleyman’dan sonra zaman zaman istilâcıların yağmalama ve yıkımlarına maruz kalmıştır (bk. KUDÜS).

En büyük yıkım Bâbil Hükümdarı II. Buhtunnasr’ın (Nebukadnezzar) Kudüs’ü üçüncü işgali sırasında olmuş (m.ö. 586), şehri tamamen tahrip eden Buhtunnasr yıkılan mabedin kapı ve duvarlarından söktüğü altın kabartmalarla diğer kıymetli eşyayı şehirden topladığı ganimetlerle ve halkın büyük bir kısmıyla beraber Bâbil’e götürmüştür.

Mabet, milâttan önce 63’te Pompeus’un, ardından Crassus’un emrindeki Roma ordularının işgal ve yağmalarına uğramıştır.

Milâttan sonra 70 yılında Titus kumandasındaki Roma ordusunun işgali sırasında hemen hemen tamamen yakılan Kudüs’le birlikte mabet de yıkılmıştır.

Haçlı istilâsı sırasında büyük kısmı Templier şövalyelerine verilen Mescid-i Aksâ’da bazı değişiklikler yapılmıştır. “Mâbedliler” anlamına gelen adlarını Templum Salomonis dedikleri bu binadan alan Templier şövalyeleri kendilerine verilen kısımları ikametgâh ve erzak ambarı gibi bölümlere ayırmışlardır. Diğer kısımlar ise buraya Palatium Salomonis diyen Latin kralları tarafından saray olarak kullanılmıştır.

21 Ağustos 1969 tarihinde fanatik bir Yahudi tarafından çıkarılan yangında kısmen tahribat gören mescitte Nûreddin Mahmud Zengî’nin yaptırdığı nefis ahşap minber de yanmıştır. Yangından kurtarılmış olan minberin birkaç tahtası İslâm Müzesi’nde teşhir edilmektedir. Yapı sonraki yıllarda aslına uygun biçimde imar edilmişse de Yahudilerle Araplar arasında halen süren çatışmalar sebebiyle zaman zaman yine saldırı ve tahriplere maruz kalmaktadır.» [8]

«Batılılar dahi 1204 yılında İstanbul’a giren Haçlı ordusunun şehirde yaptığı tahribatı acı ifadelerle nakletmektedir. Yıkılan kiliseler bir daha yapılamadı. Kaçırılan sanat eserleri, tahrip edilen abideler ve yağmalanan saraylar bir daha eski halini alamamıştı. Eski heykeller Latinlerin taassubu yüzünden harap olmuştu. En güzel binalar kireç elde etmek için tahrip edilmişti. Paros ve Numidei'nin en makbul mermerleri yıkılmış veya kaba inşaatlarda kullanılmıştı. Heykellerin pek çoğunun yalnız kaideleri kalmıştı. Hemen hemen bütün sütunlar yıkılmış veya zarar görmüştü. Halk da fırsattan istifade ile altın ve gümüşten yapılan nice eserleri tahrip etmişti. Kala kala Çemberlitaş, Dikilitaş ve Ayasofya kalmıştı. İstanbul'un içi sanki bir hayalet şehirdi. Halk bitkin ve perişandı. Şehrin nüfusu oldukça azalmıştı. Ekonomi bozulmuştu. Anlamsız tartışmalar bu güzelim kenti mahvetmişti (A. Djevad, Yabancılara Göre Eski Türkler, İstanbul, 1974, s. 105-106).»[9]

«15 Kasım 1935 tarih ve 2845 sayılı kanunla ihtiyaç dışı görülen birçok cami başka maksatlarla kullanılmak üzere kapatılmış, kapanan camilerin çoğu ordu tarafından depo olarak kullanılmış, bazıları Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve özel kişilere satılmıştır. Açık kalan camilere de çok sınırlı görevli tayini yapılmıştır.»[10]

Ayetin Havalı Hatıraları:

«Osmanlıların Boğazkesen hisarını inşa etmeye başlamaları ile birlikte Bizans bir büyük kapışmanın kapıda olduğunu sezinlemişti. Zira defalarca yeni bir anlaşmaya varmak için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olduğunu padişaha iletmesine rağmen her defasında ret cevabı ile karşılaşıyordu. Bunun üzerine süratle hazırlıklara girişti. İmparator ilk olarak yardım dilemek için Roma' ya elçiler gön derdi. Floransa'da alınan kiliseler birliği kararının tatbik edilmesini, büyük kilisede papanın isminin okunmasını ve patrik Grigorios'un İstanbul'a gelerek eski tahtında oturmasını teklif etti. İki mezhep arasında mevcut olan ayrılığın doğurduğu şiddetli düşmanlığı sulha ve sevgiye çevirmek için papa tarafından münasip bazı kimselerin gönderilmesini de talep ediyordu. İmparator bu birleşme neticesinde papanın girişimleri sonucu Avrupa'dan büyük bir gücün toplanarak kendilerine yardıma geleceğini ümit ediyordu. ' Bu davet üzerine Papa'nın elçisi kardinal Isidoros İstanbul’a gelerek 12 Eylül 1452'de Ayasofya'da kiliselerin birleştiğini ilan etti ve Roma usulünde ayin yaptı. Fakat Ortodoks Bizans halkının bu birleşmeye tepkisi sert oldu. Bizanslılar Müslüman Türklere teslim olmak istemiyorlardı; lakin ruhlarını Roma'ya satmak ve dinlerinden vazgeçmek gibi bir teklifle karşı karşıya kaldıklarını görüyor ve bunu daha büyük bir şiddetle reddediyorlardı. Bu durumda Türk hakimiyetini kabul etmek onlar için daha akıllıca ve daha uygun görünüyordu. Birleşme aleyhtarları arasında bulunan Grandük Lukas Notaras'ın şu sözleri hem bu gerçeği hem de halkın duygularını dile getiriyordu: "İstanbul’da kardinal şapkası görmek yerine Türk sarığını görmek daha iyidir” (Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi 2, s. 541-542).»[11]

«Fatih'in İstanbul'u fethi ile birlikte Ortodoks din adamlarının ve İstanbul halkının Bizans'ta Katolik şapkası görmektense Türk sarığını tercih ederiz sözünün sırrı da ortaya çıkıyor ve Avrupa milletleri insan haklarının ne demek olduğunu anlıyordu. Fatih öncelikle şehrin tamamen alındığını ve hakimiyetin sağlandığını görünce, yağmayı durdurmuş ve şehirden kaçanların tekrar dönmeleri için gerekli tedbirleri almıştır. Ayasofya'da toplanan halka; serbestçe ve hiçbir şekilde korkuya mahal kalmadan evlerine ve işlerine dönebileceklerini ilan etmiştir. Hatta bunlara mal, can ve ırz güvenliği teminatı da vermiştir. Bir süre sonra Hıristiyan halkın temsil edilmesi için, İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethinden önce fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş gözüken Ortodoks Kilisesi'ni ihya etmiştir. Georgios Skolarius, Gennadios unvanı ile İstanbul Ortodoks Kilisesi'nin reisliğine tayin olunmuştur. Fatih Sultan Mehmed, Gennadios'u hazırlattırdığı bir ziyafete davet ederek, dostça ve samimiyetle bir görüşme yaptıktan sonra, kendisine bir asa ve taç vermiştir. Sonra da: "Dostluğumdan her vakit faydalanabilirsiniz. Seleflerinizin her husustaki haklarına ve imtiyazlarına malik olunuz" diyerek, Bizans devrindeki protokolde de olduğu gibi büyük bir törenle uğurlamıştır. Vezirlerin ve üst rütbeli komutanların katıldığı bir törenle, Gennadios yeni patriğe konut olarak tahsis olunan Havariler Kilisesi'ne kadar takip edilmiştir. Aynı zamanda Fatih' in patriğe bir de berat verdiği ve beratta şunların yazılı olduğu belirtilmektedir: "Kimse patriğe tahakküm etmesin, kendisi ve maiyetinde bulunan büyük papazlar her türlü umumi hizmetlerden devamlı muaf olsun. Bu beratta, Rum halkının da şu imtiyazı elde etmekte oldukları yazılı idi: Kiliseleri camiye tahvil edilmeyecektir. İzdivaç ve definleri ile sair adetleri Rum kilisesi usul ve kaidelerine göre eskisi gibi yapılacaktır (A. Decei, Fenerliler, İA, İstanbul 1964, c. 4, s. 547-548).» [12]

                Yönetenlerin Geneli, Emri Altındakilerden Tam İtaat Beklerler. Allah’a Kulluk Edenler İse, Kula Kulluğu Reddettiklerinden İdarecileri Deli Ederler. Delirenler, Köleleri Olduğunu Zannettikleri Özgür Müminlerden İntikam Almaya Yeltenirler. Müminler, Tehditlere Rağmen Diretirler. Ne Yapar Ne Eder, Müslüman Olarak Ölürler.

Araf Suresi - Ayet 120-126

Ali Fikri Yavuz Meali:

120 - Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar:

121 - "Biz Âlemlerin Rabbine,

122 - Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik", dediler.

123 - Firavun, onlara şöyle dedi: "- Ben, size izin vermeden, siz ona iman ettiniz ha! Şüphesiz bu bir hiledir ki, siz onu, şehirde (Mısır'da) anlaşıp kurmuşsunuz; yerli halkı bu şehirden çıkarmak (ve kendiniz yerleşmek) istiyorsunuz.  O halde (başınıza ne geleceğini) yakında bilirsiniz.

124 - Muhakkak surette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, sonra katiyen topunuzu astıracağım."

125 - Sihirbazlar, ona şöyle dediler: "- Doğrusu biz Rabbimize döneceğiz (bizi ölümle korkutamazsın).

126 - Senin bizden intikam almaya kalkışman ancak, Rabbimizin ayetleri gelince iman etmemizden ileri geliyor. Ey Rabbimiz! üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür."

«Firavun’un, öldürmeye kadar varan ağır tehditleri karşısında, eski sihirbazlar ve yeni müminler, hakikat üzere sebat gösterip inancına bağlı kalarak ölmenin, korkaklık göstererek münafıkça yaşamaktan daha şerefli bir tutum olduğunu cesaretle dile getirdiler ve bütün olacak kötü şeylere karşı metanetle direnmelerini sağlayacak bol sabırlar ihsan etmesi için Cenabı Hakk’a niyazda bulundular.»[13]

Din Olarak İslâm’ı Yani Allah’a Teslimiyeti Seçerseniz, Şeytanın Uşaklarının Tepkisini Çekersiniz.

Buruc Suresi - Ayet 1-10

Diyanet Meâli:

1 - Burçlarla dolu göğe ant olsun,

2 - Vaat edilmiş güne (kıyamete) ant olsun,

3-5- Şâhitlik edene ve şahitlik edilene ant olsun ki, (müminleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lânetlenmiştir.

6-7- O vakit, ateşin etrafında oturmuş, müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

8-9- Onlar müminlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye lâyık Allah’a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah, her şeye şahittir.

10 - Muhakkak ki, mümin erkeklerle mümin kadınlara eziyet edenler, sonra da tövbe etmeyenler (var ya), işte onlara cehennem azabı var ve onlara yangın azabı var...”

«Burada müminleri inançlarından dolayı ateş dolu çukurlara atıp yanmalarını seyreden zalimler kınanmakta ve âhirette hak ettikleri cezaya çarptırılacakları haber verilmektedir. Sûrede sözü edilen “ashâbü’l-uhdûd”, İslâmiyet’i Mekke dönemi öncesi bir devirde müminleri dinlerinden döndürmek için ateş dolu hendeklere atarak işkence eden kimseleri ifade eder. Uhdûd “uzun ve derin hendek” demektir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi Burûc sûresinin indiği dönemde de Mekkeli müşrikler müminlere, özellikle fakirlere ve kimsesizlere acımasızca işkence ediyorlardı. Nitekim “...işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir” mealindeki 10. ayette Mekke müşriklerinin yaptıkları bu zulümlere işaret edilmiştir (bk. Muhammed Eroğlu, “Ashâbü’l-uhdûd”, DİA, III, 471).[14]  

Batı, Savaşı Kazanıyor Bizi Bölerek. Durumu Tam Tersine Çevirebiliriz Birleşerek. Bizi Kesinlikle Bölemesinler. Havamızı Asla Söndüremesinler.

Enfal Suresi - Ayet 46

                46.          Allah’a yani gönderdiğine[15] itaat ediniz!

                               Birbirinizle çatışmayınız/çekişmeyiniz!

                               Çekiştiğiniz takdirde cesaretinizi yitirirsiniz;

                               Havanız gider/forsunuz söner /pasifleşirsiniz.

                               Sabrediniz/direniniz [ey müminler]!

                               Çünkü Allah, sabredenlerle beraber.

 

                Yoksa Nükleeriniz, Yoktur Dünyada Yeriniz. Her An Delik Deşik Edilebilir Deriniz.

Enfal Suresi - Ayet 60

                60.          Hazırlayın kâfirlere karşı her türden güç ve kuvvet! [16]

                               Bunun ne kadarına yetirebiliyorsanız yetirin kudret. 4/71

                               Hazırlayın besili[17] atlı birlikler,[18] (her türlü savaş malzemesi, tanklar, tüfekler ve cipler);[19]

                               (Uçaklar, füzeler,[20] yani konvansiyonel silâhlar, yanı sıra ekonomik[21] ve medyatik güçler).

                               Caydırın bunlarla, Allah’ın düşmanlarını ve size ait düşmanları![22]

                               Ayrıca, Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz [diğer işbirlikçi casusları].

                               Size tam olarak geri ödenir, Allah yolunda her neyi harcar/infak ederseniz;

                               [Gücü elinizde tuttuğunuz için, düşmanlarınızdan da] zulüm de görmezsiniz.

                «Dünya, küresel çapta bir enerji darboğazına çok yakın. Enerjisinin yaklaşık dörtte üçünü ithal eden Türkiye, enerji güvenliğini garanti altına almak ve bölgesel ve küresel ölçekte tehditler göz önünde bulundurulduğunda caydırıcılık kalkanını güçlendirmek için nükleer silah sahibi olmak bir zorundadır.»[23]

Ayetteki Emrin Önemine Binaen Başka Yorumlara Da Yer Veriyor, Bir Dilekle Konumuzu Bitiriyoruz:

Ahmet Tekin Meali: Düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvetler, güçlü ordular ve atlı birlikler, hareket kabiliyeti yüksek birimler hazırlayın. Onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz Allah'ın bildiği düşmanları dehşete düşürür, korkutursunuz. Allah yolunda İslâm uğrunda karşılık beklemeden, değerli mallarınızdan gönüllü olarak ne harcarsanız size eksiksiz ödenir. Siz asla haksızlığa uğratılmayacaksınız.”

bk. 2/261; 3/196-197; 9/101; 24/57; 29/4.[24]

Cemal Külünkoğlu Meali: O halde, onlara karşı toplayabildiğiniz kadar kuvvet ve binek hayvanı (at, deve ve harp araçlarından) hazır edin ki bununla hem Allah’ın hem sizin düşmanınız olan bu insanları, hem de sizin bilmediğiniz ama Allah'ın bildiği diğer düşmanları caydırabilesiniz. Allah yolunda her ne sarf ederseniz size bütünüyle ödenecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.

«Düşmana karşı günün şartlarına göre her türlü hazırlığı yapmak Allah’ın bir emridir. Kara, deniz ve hava kuvvetlerine ait bütün vasıta ve silahlar ve bunlara ait mühimmat, ulaşım ve iletişim noktasında yapılması gereken her şey yapılmalıdır. Bu anlamda ekonominin güçlü olması ve kuvvetin yakalanması için gerekli çalışmalar ortaya konmalıdır. İslam’da tedbirsiz tevekkül diye bir şey yoktur. Bu konuda inananlar kendine düşeni yapmak zorundadır.»[25]

Diyanet Vakfı Meali:  8.60 – “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”

«Bu ayette Allah Teâlâ düşmana karşı kuvvet hazırlamamızı emretmektedir. Bu kuvvetten maksat, savaşta düşmana üstünlük sağlayacak her çeşit vasıtadır. Kara, hava ve deniz kuvvetlerine ait bütün vasıta ve silahlar, kara ve demir yolları, ekonomik güç ve savaş tekniği gibi şeyler bu kuvvet mefhumuna dahildir.»[26]

Mehmet Türk Meali: “(Ey iman edenler!) Hem Allah düşmanlarını hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz gizli düşmanlarınızı korkutup-caydırmak için; onlara karşı hazırlayabildiğiniz kadar,1 her çeşit (askeri) kuvvet ve savaş atları hazırlayın.2 Allah yolunda harcadıklarınızın sevabı asla haksızlığa uğratılmaksızın size eksiksiz ödenir.”

1 Yani kâfirlerin bir tuzağı olan, “nükleer silahsızlanma anlaşmaları” gibi saçmalıklar yapmadan, hazırlayabildiğiniz kadar çok savaş malzemesi, hazırlayın. Kuvvet hazırlamanın sınırı ise, insanın gücünün en son noktasıdır.

2 Bir Müslüman’ın gücü oranında maddi hazırlık yapması, cihâdın gereğidir. Ayet, düşmanlara karşı savaş için yapılacak hazırlığın; araçlarının, sınıflarının ve sebeplerinin farklılığına göre yapılmasını emrediyor. Özellikle, “atlı savaş birlikleri” ifadesinin kullanılması, Kur’an’ın hitap ettiği insanlar döneminde savaşta en etkin araç olmasındandır. Savaş araçlarını tekâmül ettirmeleri için Allah, Müslümanlara ayrıca; “onlara karşı hazırlayabildiğiniz kadar, her çeşit (askeri) kuvvet, hazırlayın.” buyurmuştur. İslâm Devletinin Yeryüzünde askeri kuvvet bulundurması mutlaka gereklidir. Bu kuvvetin görevleri ise: a- İslâm inancını benimsemek isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmak, inananların dinlerini kâfirlerden korumak. b- İslâm Yurduna saldırmayı düşünenleri caydırmak. c- Bütün yeryüzünde din, Allah’ın oluncaya kadar kafirlerle savaşmak. d- Yeryüzünde kendisine ilâhlık sıfatı yakıştırarak, insanları kendi kanunlarıyla yöneten tüm beşerî güçleri yok etmektir. (Özetle; Fi Zılâl’il-Kur’an-Seyyid Kutub) Konu ile ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 200[27]

Mustafa İslamoğlu Meali: “Siz de onlara karşı gücünüz oranında kuvvet ve atlı birlik hazırlayıp, bu yolla hem Allah düşmanlarını hem kendi düşmanlarınızı hem de bunlar dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği daha başkalarını yıldırıp caydırabilesiniz. * Ve Allah yolunda her ne harcarsanız size tümüyle geri ödenecektir ve siz asla zulme uğramayacaksınız.”

* «Zımnen: Saldırganı caydırmak için meşru ve insanî sınırlar içinde silahlanın! Yani, güç kullanmaya mecbur kalmamak için güçlü olun! Galibin affetmesi izzet, mağlubun affetmesi zillettir.»[28]

GÖNÜL ŞUNU İSTİYOR YENİ ZELANDA SALDIRISI BİR MİLÂT SAYILSIN. BUNDAN SONRAKİ HER SALDIRGAN VE ARKALARINDAKİ GÜÇLER, MÜSLÜMAN ÜLKELERİN OLUŞTURACAĞI ÖZEL TİMLERDEN EN AĞIR CEVABI ALSIN. İNSANLAR, BİZZAT KENDİ İŞLERİ OLAN CANLARINI KORUMA HUSUSUNDA KENDİLERİ SAVAŞSIN (9/14). BUNDAN BÖYLE ÇOLUK-ÇOCUKTAN, YAŞLILARDAN VE KADINLARDAN BAŞKA HİÇ KİMSE, KENDİSİNİN YERİNE ALLAH’I VE ELÇİSİNİ SAVAŞA YOLLAMASIN (5/24).

 


[1] İlim, Kur’an’dır: 2/145. 3/19, 61. 4/162. 6/148. 7/33. 10/93. 13/37. 16/25, 27. 17/36, 107.

[2] Allâh’ın Kelâmı, Mehmet Türk

[3] TDV İslâm Ansiklopedisi, 30. cilt, 64-66, MİLLET, Müellif: RECEP ŞENTÜRK

[4] Diyanet - Kuran Yolu - BAKARA SURESİ - 120

[5] Allâh’ın Kelâmı, Mehmet Türk

[6] Diyanet - Kuran Yolu - BAKARA SURESİ - 114

[7] [22/38]

[8] TDV İslâm Ansiklopedisi, 29. cilt, 268-271, MESCİD-i AKSÂ, Müellif: NEBİ BOZKURT

[9] Kayı II: Cihan Devleti, 173, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

[10] TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt: 07; sayfa: 55, [CAMİ - Ahmet Önkal - Nebi Bozkurt]

[11] Kayı II: Cihan Devleti, 139-140, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

[12] Kayı II: Cihan Devleti, 165, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

[13] Diyanet - Kuran Yolu - ARAF SURESİ - 7. 126

[14] Diyanet - Kuran Yolu - BURUC SURESİ - 85.8

[15] Bkz: 3/32. 4/80 ve 20/134

[16] Zira onlar hazırlıyorlar: 8/36

[17] Halil Uysal

[18] M. İslâmoğlu

[19] (S. Ateş)

[20] (S. Ateş)

[21] Kral Fehd Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu Meâli

[22] Türhibûn: Maksat, “korku salmak, İslâmafobi oluşturmak” değil, hasımların şer düşüncelerine, hilelerine engel olmak, haince plânlarını bozmaktır. İşin aslı, İslâm’ın gayesi düşmanı azaltmak, dostları çoğaltmaktır.

[23] HİLAL GÜVEN ÖZBEY 9 NİSAN 2018. www.gercekhayat.com.tr

[24] Ahmet Tekin Meali Ahmet Tekin Meali 8/60. Ayet Açıklaması

[25] Cemal Külünkoğlu Meali 60. Ayet Açıklaması

[26] Diyanet Vakfı Meali 60. Ayet Açıklaması

[27] Mehmet Türk Meali 60. Ayet Açıklaması

[28] Mustafa İslamoğlu Meali 60. Ayet Açıklaması

 



Bir Yorum Bırak

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekiyor.