20.05.2022 / Deneme / Genel

Hızlı yürüyordum. Arkamdan biri beni kovalıyormuş gibi. Kovalıyormuş. Çokça sonra öğrendim. Sahiden nereye gidiyordum ben böyle?

Güneşten mi, susuzluktan mı yolumu kaybetmiş gibiydim. Sıcaktı. Cayır sıcak. Adımlarım birbirine karışıyordu. Yine o dar sokaklardan birinden geçiyordum. Meşhurdu bu şehrin dar sokakları. İnadına yapılmış gibi. Severdim ama. İnsanın sadece kendisinin yürüyebileceği bir sokak fikri lezzetli gelmiyor değildi. Adımlarımı yavaşlatıp duvarda sabitlenen tabelayı okuma fırsatı yakalamıştım. “Gül Çıkmazı”. Gülmeden çıkamadım. Ne güzeldi bu sokakların ismi. Evi gibi hissettiriyor insanı her köşesi. Evimizdi zaten. Sokaktaki evler...

Ağırlaşmışım gibi hissediyordum. Sanki dünyanın en obez insanı, bütün yemekleri yemiş gibi bir ağırlık. Adımlarım hızlandıkça yavaşlıyordu adeta. Nereye yetişmem lazımdı benim böyle? Koşu yarışında gibi… Kovalanırmışçasına… Güneş saçlarımı yakmaya başlamıştı. Toplamaya üşenmiştim ne yalan söyleyeyim. Kaşıntı tutuyordu. Kaşınıyordum ben.

Güneş kız saç deneme yazısı

Hani annelerimizin bakkaldan istediklerini unutmamak için yol boyunca tekrar ederiz ya işte bende hızlı hızlı yürürken ezber yapıyordum. Nereye gittiğimi? Ne için gittiğimi? Elimde kâğıt yoktu çünkü. Mecbur yol boyunca aynı şeyleri söyleyip durmam gerekiyordu. Ah! Ne vardı anne kâğıda yazıp elime tutuştursan. Doğru ama. Her şey kâğıda yazılmıyordu.

Ana caddeye çıktığımda ağırlığımın nedenini kavradım. Sırtımdaydı. Sırtımdaki çantada. Ne koymuştum içine ben bu çantanın? Okuduğum kitaptan başka hayatım boyunca ikinci şeyi sığdıramadığım bu çantada ne vardı beni aşağı çeken?

Etek. Dolabı karıştırırken bulduğum bir etek. Onu onca kıyafetlerin arkasında gördüğüm an sanki yeni almışım gibi sevinmiştim. Ta ki giyerken yırtık kısmını fark edene dek. Çıkardım. Ve elimi kumaşın üstünde gezdirdim. Dökümlü kumaş. Annem derdi. Annemindi bu etek. Sandıktan aşındırdığım ve hemen dolaba attığım. Yırtıkmış. Yırtılmış. O an ben yapmışım ve annem her an odaya gelip görecek korkusuyla çantaya attım ve terzinin yolunu tuttum.

Terziye gidiyordum. Sırtımda bunca yükle. Yılların hatırasını saklayan o eteğin ağırlığıyla. Aşağı aşağı çeken. Nerede yırtıldı? Kimler elledi? “ Annen ya!” diyeceksiniz ama iş öyle değil. Annem bunu sokağın başında eski kıyafetlerin satıldığı yerden almıştı. O yüzden ağır. Her kadının üzüntüsünü, belki gözyaşlarını sildiği ya da sevinçten birlikte uçarken ki ağırlık. Hangisiydi acaba? Ne için giymişlerdi bu eteği? Birinin doğduğu gün mü ya da bir taziyede mi? İnsanın kıyafetleri ‘an’larıymış. Ve bunu hangi anımızda anlayacağımız ise yırtık bir kumaş gibi dikilip dikilmeyeceği belli olmayan.

Ben girdiğimde makinesi çalışıyordu. Ayaklı makinelerden. Nasıl güzel bir sesi vardı. Hiç durmadan azimle devam eden bir ses. Dikkatini dağıtmamak için usulca yanında duran tabureye oturdum. Devam eden o ses. Kumaşın üstünden kayan iplik ve onu dokuyan iğne. İnsanoğlu gibi. Ne için çabalıyorduk? Bir kumaşı kullanıp yeni şeyler ortaya çıkarmak için mi yoksa söküklerimizi dikmek için mi? İnsanın söküklerini dikmesi neden hüzünlü geliyor bize? Yarım kalan fikirlerimizi, aşınmış hayallerimizi ya da hayatlarımızı onarmak ürkütücü gelmemeli. Ya da başka birinin tamir etmesinden çekinmemeliyiz. Terzi bile olsak terziye muhtaç olduğumuzu unutmayarak.

Gözlüklerini yarım takmıştı. İpekten bir kumaşı vardığı diktiği elbisenin. Gözümü iğnenin değdiği ve koşar adımlarla kumaşın üstünde ilerlemesinden alamadım. Durdu. O dönen çember. İğne ucu. Kumaş. İncitmeden koydu onu kenara. Sıra bana gelmişti belli. Afallayarak çıkardım çantadan eteği. Yırtık yeri gösterdim. Tahlil sonucunu bekleyen hasta gibi yüzünü okumaya çalışıyordum onun. Şimdi düşündüm. Doktordu terziler. Kumaşların doktorasını yapan. Anladım ki olumluydu sonuç. Eteğin yırtık kısmını iğnenin altına getirdi ve bana ipliği uzattı. Göremiyormuş. Ağzımla ucunu ıslatıp iğneye yerleştirdim ve yerimi aldım. Sıra ondaydı. Tekrar dönmeye başladı o tekerlekler. İleri geri.

Gözümü oradan ayırıp diğer yerlere bakmaya akıl etmiştim. Her yer kumaş doluydu. Ne garip. Desen desen her biri birbirinden farklı kumaşlar. Bizler gibi. Düz kumaşlar, çiçekli şekilli, saten, pamuklu… Bizleri birbirinden ayıran desenlerimiz miydi? Neden unuttuk aynı pamuktan yapıldığımızı? Ve bir gün aşınıp, sökülüp dikilmeye muhtaç olacağımızı neden not etmemiştik zihnimize? Bizi biz yapan sadece kumaş olmamız değildi. Bizleri baştan yaratan terzilerdi. Söküklerimizin dikilip dikilemeyeceğini bile bir terzi belirlerken bu kadar aşınan yeri kendi ipimizle dikmeye gerek yoktu. Evet. Desenlerimiz farklıydı ve hepimiz farklı renkteki iplerle dikilmiştik. O iplerin de kumaşın da sahibinin biz olduğunu unutuyoruz. Terzi de hem de.

aynı ipten yapılmışız hepimiz deneme

Makine durdu ve eteği elime verdi. Gerçekten baştan yaratılmıştı. Boşuna o kadar evhamlanmışım dedim içimden. Olsun. Bu korku bizi buralara sürüklüyordu. Çantama koydum ve çıktım o dükkândan. Baş başa bıraktım kumaş kadını kapının ardında. Kumaşlara ses veren kadın. Unutur muydum seni hiç? Attığın her ilmek adımlarına benzerken annemin elime yazıp verdiği kâğıttaydı ismin. Unutamazdım.

Korkmamalıydık söküklerimizden. İpimiz yoksa bile dikemesek bile her zaman kapısını açacağımız bir terzi vardır. Bizi biz yapan aynı yerden dikilip sökülmemizdi. Dikişlerimiz bile gözükmesin diye içten içe dikilmişti. Boşunaydı iplerimizi dışarda aramamız. Kusurumuzu dışardan çağırmamız. Naçizane.

Adaletiyle tüm adaletsizlikleri dikebileceğine inanan,

Arkadaşım Büşra’ya.