17.01.2022 / Kültür / Sanat / Genel

“El Yazması Rüyalar” ile fantastik hikâye anlatısında adeta “Inception” etkisi yaratan Nazlı Eray, okuyucusuna zaman ve mekânı sorgulatıyor.

‘Abalı Dede Türbesi'nde rüyaya yatarak yaşadıkları sorunlarla yüzleşip iyileşmeye çalışan insanlar arasında başlayan eser, rüyaların birbirine geçmesiyle birlikte adeta bir otobiyografiye dönüşüyor. Bilinçaltı dünyamızda var olan ama yaşamın yalnızca rüyalarda yükü hissedilen eski bölümlerini kapsayan bir otobiyografi.

Şoför Sulakyurtlu Kazım'ın farklı karakterleri canlandırdığı serüvenleri, rüyasında İstanbul’u gören adamın anlattıkları, Alfred Jarry'nin burjuva toplumunu eleştiren oyunu “Kral Übü”deki Tanrı Ciguri ile baş başa konuşmalar, kendi cenazesini taşıyan bir ölü ve Arthur Rimbaud'nun o ürpertici sözü:

Gerçek yaşam yok. Biz dünyada değiliz.

Adeta içine çekileceğiniz ve uyanıp kendinizi Abalı Dede Türbesi’nde bulmayı düşünecek kadar kaptırabileceğiniz Nazlı Eray’ın “El Yazması Rüyalar” eserini hala okumadıysanız hiç düşünmeden listesine ekleyebilirsiniz. Satın almak için tıklayabilirsiniz.

Kitapta İlgimi Çeken Kısımlar

Böyle eşsiz bir güzelliğe sahip olmak ruhumu şahlandırmış, sarhoş gibi mutlu etmişti beni.

Kişisel yorumum (K.y.): Güzelliğe sahip olmak nasıl bir duygu? Bir insan tümüyle güzel olduğunun idrakine varabilir mi? Kimsenin tam anlamıyla görmediği ve keşfetme imkânının olmadığı bedenindeki kusurları görmezden gelecek kadar güzelliğine tutku ile bağlanabilir mi? Böylesine güzelliğin farkına varmak, insanın davranışını nasıl şekillendirir. Yusuf nasıl algılıyordu kendi güzelliğini acaba?

"Bilmiyorum; o kadar çok şey var ki anımsamak istediğim," diye mırıldandım. "Aslında biraz da ürkütücü geliyor bana bu. İnsanın belleği geçen zamanla bazı yaşanmış anıların üstünü örtüyor; kapatıyor onları. Böylece daha rahat, daha huzurlu yaşayabiliyoruz bugünü. Öyle değil mi? İnsan her şeyi hatırlasa çok yorulur. Unutmak... Unutmak bazen bir ilaç."

Dünya çok gençti o zamanlar, her şey yepyeniydi. Senin ruhun yeni açılmış bir çiçek gibiydi; mutlu olmaya ve yaralanmaya hazır, öylece bekleyen."

'Bir oyun Kral Übü, absürd bir oyun. 11 Kasım 1896'da, Paris'te; L'Oeuvre Tiyatrosu'nda ilk oynadığı gece, tüm izleyicileri sarsmış, anlattığı şeylerle büyük bir skandal yaratmış, herkesi tedirgin etmiş, yerleşik burjuva değerlerle alay eden, alışılmış birtakım toplumsal kuralları ezip geçen modern bir oyun," dedi.

"Kan Fıskiyesi, en beğendiğim oyunlardan biridir. Kısa ve güç sahnelerle dolu, gerçeküstücülerin bağlı oldukları 'anılar' kavramıyla yüklü bir oyun. Az kişi bilir bunu; demek siz…"

'Onlar da öyle adamlardı işte. Öyle yaşadılar, öyle öldüler. Garip öncüler, dehalardı onlar. Zaten böyle adamlar bu toplumda fazla yaşamazlar ki! Onların çığlıkları, manifestoları, ne bileyim ben, onaya attıkları yaşam bu toplumun temellerini sarsmak için ateşlenmiş birer dinamit. Anlıyor musun oğlum? Tüm alışagelmiş toplumsal değerleri berhava edecek, ucu yakılmış, fitili kıvılcım saçan bir dinamit onların kısa yaşamları. Dinamit patlıyor, her şey bitiyor ama derin, geçmeyen, sonsuz bir iz bırakıyor.'

Bir gün Ankara'da, yazı masanın başında dururken, bir yazında 'Bana Biraz İstanbul Verir misiniz, Arkadaşlar?' diye bir başlık atmıştın kağıda. Anımsıyor musun? İstanbul özlemi yüreğini doldurmuş, eski günleri düşünüp o başlığı atıvermiştin.

"Özgürlük insanın içinde olan bir şeydir. Onu kimse alamaz, bir kafese kapatamaz…"

Hiç. Anısız bir İstanbul.