13.07.2022 / Kültür / Sanat / Genel

Çocuklar ve yetişkinler için genellikle fantastik kurgu türünde eserler üreten Matt Haig’den, insanlar üzerine harika bir mizahi anlatı.

Dünyanın en büyük matematik bilmecesini çözmeyi başaran Profesör Andrew Martin’in, yağmurlu bir akşamda sırra kadem basmasıyla başlıyor hikaye. Kitabın henüz başlarında zaten açıklandığı için spoiler değildir; ele geçirdiği her şeye zarar veren doğası sebebiyle evrende sevilmeyen insanoğlu, bu buluşla farklı türlere ulaşma imkanı elde edemesin diye, aşırı gelişmiş bir tür tarafından engellenmeye çalışılıyor.

Duygulardan arınmış, ışınlanmayı ve ölümsüzlüğü keşfetmiş bu uzaylı türü, dünyadaki önemli matematik keşfinin ardından, bu keşfe dair tüm bulguları yok etmek için küçük çaplı bir operasyona girişiyor. Ve bunun için türlerinden birini görevlendiriyor.

Nihayet bir yol kenarında çırılçıplak halde bulunan Andrew Martin kılıklı uzaylı, görünüşlerinden, yiyip içtiklerinden, bitmeyen şiddet ve savaş arzularından nefret ettiği insanların arasında görevine başlıyor. Bu görevin hayatını tamamen değiştireceğini henüz bilmiyor…

Yol kenarında yürüyen uzaylı

Onca karmaşıklığına rağmen hayatın içindeki mutluluğa ve insan doğasına dair alışılmadık bir bakış açısı sunan “İnsanlar” kitabıyla, Edgar Allan Poe Ödülü ile En İyi Roman Adayı Goodreads Okur Ödülleri’ni alan ve En İyi Bilimkurgu Adayı Impac Dublın Edebiyat Ödülü Adayı olan Matt Haig, neşeli ve etkileyici bir üslupla “bizi” bize anlatıyor.

Başlarken, ufak da olsa bir “bestseller önyargısı” içinde olduğum; yani sürükleyici bulacağıma emin olduğum ama bir şey katacağı konusunda şüphelendiğim bu kitabın, beklediğimin ötesinde bir etki yarattığını söyleyebilirim. Birçok yerinde sesli güldüğüm ve konuyla aynı bakış açısına sahip olmama rağmen bazı noktalarda tekrar kafa yormama sebep olan kısımlar oldu. Bir çırpıda bitirebileceğiniz bu kitabı tabi ki tavsiye ediyorum.

Kitapta İlgimi Çeken Kısımlar

(İnsanların) Konuştukları konularla konuşmak istedikleri konular nadiren kesişiyor.

Kendilerini Mutlu Etmek İçin Yaptıkları Ama Aslında Hayatı Onlara Zehir Eden Şeyler'i de unutmayalım. Sonu gelmeyen bir liste bu. Alışveriş yapmak, televizyon izlemek, daha iyi bir iş bulmak, daha büyük bir ev almak, yarı otobiyografik romanlar yazmak, yavrularını eğitmek, derilerini birazcık daha az yaşlı göstermek ve bütün bunların bir anlamı olabileceğine inanmaya yönelik üstü kapalı bir umut beslemek listedeki kalemlerden bazıları. ix-x

En zeki yaşam formunun bile hâlâ kendi arabasını kullanmak zorunda olduğu bir gezegene gelmiştim...

Bu mağazalardan birinin vitrininde bir sürü kitap görünce, insanların kitapları okumak zorunda olduğunu hatırladım. Oturup bütün kelimeleri arka arkaya okumaları gerekiyor. Ve bu da zaman alıyor. Çok fazla zaman. İnsanlar bir kitabı alıp yutamıyor, aynı anda farklı ciltleri çiğneyemiyor ya da sonsuza yakın bilgiyi birkaç saniyede sindiremiyorlar bizim gibi. Kelime kapsüllerini ağızlarına atamıyorlar tek hamlede. Düşünsenize! Hem ölümlüler, hem de o değerli ve sınırlı vakitlerinin bir kısmını okumaya ayırmak zorundalar. İlkel bir tür olmalarına şaşmamak gerek aslında. Bir bilgi birikimine ulaşmalarına yetecek kadar kitap okuyup bu bilgiyle istediklerini yapabilecek duruma geldiklerinde ölüveriyorlar ne de olsa.

...Kitabı raftan çıkardım, üstündeki etikette "Yerli Yazar" yazıyordu.

Kişisel yorumum (K.y.): İlginç bir bilgi. Bizim böyle bir etikete ihtiyacımız yok halbuki. İsimlerin, Amerika ve Avrupa gibi çok geniş bir coğrafyaya yayılan İngilizce dilinden kaynaklı benzerlik göstermesi sebebiyle olabilir mi?

Evlilik, iki insanın birbirini sevip sonsuza dek birlikte kaldığı bir "aşk birliği"ydi. Ama bu durum, bana göre, aşkın zayıf bir güç olduğunu ve desteklenmesi için evliliğe ihtiyaç duyduğunu ima ediyordu. Üstelik birlik "boşanma" denen şeyle bozulabiliyordu ve bu yüzden, görebildiğim kadarıyla, mantıksal açıdan iyice saçma bir hal alıyordu.

Yavaş yavaş keşfediyordum ki insanlar hayatlarını kontrol edebildiklerine inanıyor ve bu yüzden de sorular ve testler karşısında bir tür huşu duyuyor, çünkü bu şekilde, seçimlerinde başarısız olan ve doğru cevapları vermek için yeterince çalışmamış insanlar üzerinde belli bir hakimiyetleri olduğunu düşünüyorlardı.

Dünya kendi istencimizle farkında olduğumuz şeydir. İnsanlar temel arzuları tarafından yönetilir ve bu da acı çekmemize yol açar çünkü arzular bizi dünyadan bir şeyler istemeye iter, oysa dünya bir tasarımdan başka bir şey değildir. Aynı istekler gördüklerimizi de şekillendirdiğinden kendimizi tüketmeye başlar ve sonunda da delirip kendimizi burada buluruz. (Deli hastanesi)

Eğer felsefe okuyup anlama inanmayı bırakırsan tıbbi yardıma ihtiyaç duymaya başlıyorsun.

Yani aşk sana zarar verecek doğru insanı bulmakla ilgili, öyle mi?

Eğer birini kendi tarafına çekmek istiyorsan, yapman gereken şey acısını dindirmekti.

(İtiraf etmeliyim ki insanlar vakitlerinin çoğunu, hatta neredeyse hepsini varsayımlarla boşa harcıyorlar. Zengin olabilirdim. Ünlü olabilirdim. Otobüsün altında kalabilirdim. Daha az siyah noktam ve daha büyük memelerim olabilirdi. Gençliğimde yabancı dil öğrenmeye daha fazla vakit ayırabilirdim. Koşullu cümleleri diğer bütün yaşam formlarından daha az kullanıyor olmalılar.)

"Ama ölmedim. Hayattayım. Buna yoğunlaşalım."

Homo sapiens sabahları bir canlıyı öldürebileceği bilgisiyle uyanan ilkel bir avcıydı eskiden. Şimdiyse sabahları bir şey satın alabileceği bilgisiyle uyanıyordu yalnızca.

Homo sapiens shopping

Koca insan türünün bir şey yapmadıklarında öne sürdükleri temel bahane zamanlarının olmamasıydı. Aslında zamanları olduğunu anladığınız ana kadar gayet makul bir gerekçe gibi geliyordu bu kulağa. Tamam, sonsuzluk yoktu önlerinde, ama yarın vardı. Ve ertesi gün. Ve ondan sonraki gün. Son güne gelinceye dek otuz bin kez "ondan sonraki gün" yazabilirim insanların elindeki zamanın çokluğunu göstermek için.

İnsanların kendilerini gerçekleştirememelerinin sebebi zaman değil, hayal gücü eksikliğiydi. İşlerini gören bir gün bulmuş ve o düzene sımsıkı yapışmışlardı; en azından pazartesiyle Cumartesi arası aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlardı. Bu düzen onlara iyi gelmese bile, ki çoğunlukla gelmiyordu, değiştirmeyi akıllarından geçirmiyorlardı. Sonra cumartesi ve pazar günleri azıcık değişik bir şey yapıp azıcık eğleniyorlardı.

Sunmak istediğim ilk teklif, günleri değiştirmekti. Mesela haftayı beş eğlenceli, iki eğlencesiz gün şeklinde yeniden düzenleyebilir ve bu şekilde, ki matematiğime güvenebilirsiniz, daha çok eğlenebilirlerdi. Aslında mevcut haliyle eğlenceli günlerin sayısı iki bile değildi. Eğlenmek için sadece cumartesileri vardı; pazar günleri pazartesiye fazla yakın oldukları için çok sevilmiyordu, pazartesiler haftanın güneş sistemindeki dev kütle çekimli çökmüş yıldızlardı sanki. Kısacası yedi insan gününden yalnızca bir tanesi bir şeye benziyordu. Diğer altısı pek iyi değildi, zaten beşi aşağı yukarı birbirinin aynısıydı.

"Düşünüyorum da, hayat öyle mucizevi bir şey ki hiçbir yanı "gerçeklik" denmeyi hak etmiyor aslında."

"Ama mor imparatorların rengidir. Sen de hep imparatormuş gibi davranırdın, bu yüzden…"

"İmparatorların rengi mi? Niye ki?"

"Bizans imparatoriçeleri Mor Oda'da doğum yaparlardı. Bebeklerine, tahta savaş yoluyla çıkan ayaktakımı generallerden ayrılsınlar diye "Mor İçinde Doğanlar' anlamındaki 'Porphyrogenitus' unvanı verildi. Ama öte yandan Japonya'da mor ölümün rengi mesela."

K.y.: Ben de diyorum neden en sevdiğim renk mor?