27.01.2022 / Kültür / Sanat / Genel

1910’da Bosna’da doğan ve 1970'te Yugoslavya'nın en prestijli ödülü “Avnoj”u alan Meşa Selimoviç Nazilerin Yugoslavya işgalini konu alıyor.

1940 yılında Naziler tarafından işgale uğrayan ve dört bir yandan parçalanan Yugoslavya, krallıktan Sosyalizme geçiş sancıları çekmektedir. Her yanı kuşatan savaş içerisinde ıssız bir ovada yaşayan mutsuz orta yaşlı Yovan ve genç karısı Luba, tüm bunlardan olabildiğince uzak kalmaya çalışmaktadır.

Bu belirsiz durumdan oldukça bıkmış olan Yovan, varoluşu sorgulayıp kendi içindeki savaşa dalmışken, genç karısı Luba ise bu kuşatmayı içselleştirerek kadın gözünden bir savaş anlatısı sunar. Meşa Selimoviç’in bu romanı, partizanlara bizzat katılarak gözlemlediği anti-Nazi direnişinden esinlenerek yazmıştır.

Ödüllü yazar, savaşı yer yer şiirsel biçimde, yer yer de karakterlerin psikolojik çözümlemeleriyle tahlil eder. Lirik bir dile ve Dostoyevskivari karakterlere sahip olmasından dolayı Partizan edebiyatının zirvesi olarak kabul edilmektedir.

Meşa Selimoviç

Şahsen, savaşı irdeleyen eserlerde genelde daha çarpıcı, duygusal ve içine çeken bir kurgu beklediğim ama fazlasıyla durağan ve betimlemelerle dolu bir eserle karşılaştığım için ben çok beğenmedim “Sis ve Ay Işığı”nı. Betimlemeler bazen fazlasıyla yorucu olabiliyor ve olay akışının takibini zorlaştırıyor. Her ne kadar yazarın bazı nüansları hoşuma gitmiş olsa da genel anlamda tavsiye edilenler listemde değil. Yine de satın almak isterseniz tıklayabilirsiniz.

Kitapta İlgimi Çeken Kısımlar

Bir zamanların sıradan ve güzel dünyası, mucize gibi bir şeydi şimdi. Dünyanın eskiden böyle bir yer olduğundan bile şüphe duyuyordu artık. Belki çok uzun zaman önce yaşanmış ve küllenmiş bir geçmişin hatırası, belki çocukluğun o güzel rüyaları, belki de artakalan hüzünlü bir efsanenin hatırlanan son sözcükleri gibi: Bir zamanlar başka bir dünya vardı.

Şimdi ise paramparça olmuş şeylerin her yana dağılmış parçalarını bir araya getirerek eskiden hiç de farkına varmadığı güzellikleri hissediyordu.

Lanet… Savaştan evvel hiç duymadığım bir kelimeyken, şimdilerde onsuz tek cümle dahi kuramıyordu. Bu kelime ağzından her çıkışında, dikenli bir yulaf tanesi gibi boğazını çizer, küfür gibi hiç ağzından düşmezdi.

Kişisel yorumum (K.y.): "Lanet" kelimesini hiç sevmem ve sanırım onunla ilgili hislerimi en güzel şekilde betimleyen kısım oldu bu. İnsanın ağzına hiç yakıştıramadığım, iğreti ve gerçekten "lanet" bir kelime.

Hayat eğlenceden değil, endişeden ibarettir.

Öleceğini bilse ya da az çok bunu tahmin edebilseydi, o çocuğa tek kelime etmezdi, şimdi ona ettiği aptalca laflar yüzünden vicdan azabı çekiyordu.

Belki de ölmeden hemen önce, onun yaralı bedenini makineli tüfeklerin ateşinden kaçırdığım anlarda, ona çok önemli biriymişim gibi numara çekmemi ve toy aşırılıklarla yargı dağıtarak ahlak hakkında ona nutuk çektiğim anlar aklımdan tamamen çıkmış. Aslında önemliymiş gibi davranmadım, yaptığı şey yanlıştı, hayatta kalsaydı yine canından bezdirirdim onu ama ölüm her şeyi alt üst ediyor, öleni azat ederken hayatta kalana bırakıyor bütün suçu.

Hayat değişim değil, bir süreçtir. Değişim karmaşaya sebep olur ve hayatın aleyhine işler. Kötü yolu bile terk etmek kolay değilken, seçtiği bu yol iyiyse, niye bıraksındı? Aslında yürüdüğü you seçen de kendisi değildi, kim bilir kaç nesil öncesinden seçilmiş bir yoldu bu. Onların kanı, toprağa bağımlılıkları, sevgileri ve kadim tecrübeleriyle birlikte bu yol da onlardan kalan bir mirastı.

K.y.: "Değişme" olarak nitelendirdiğimiz davranışlarımız acaba gerçekten bir "değişme" emaresi mi? Değişmek olarak nitelendirdiğimiz şeyi karşılıyor mu? Daha yakın zamanda konuştuğumuz "Theseus Gemisi" örneği gibi. Bir parçamız, bir huyumuz, bir davranışımız değiştiği ya da evrimleştiği zaman, bu artık yeni bir benlikle yola devam ettiğimizi mi gösteriyor yoksa aynı benliğimizin mevcut yolda yaşamak zorunda olduğu bir süreci mi kapsıyor? Ya da, eğer değişiyor ya da değişebiliyorsak, bu durumda adım attığımız hayat yolculuğunu (mevcut yolumuzu) da aynı şekilde değiştirmiş oluyor muyuz?

Her şey var bu dünyada, iyilik ve kötülük, akıllıca ve aptalca şeyler. İyi ve doğru şeylerden daha çok kötü ve aptal şeyler var aslında.

Ya Rabbi, dünyadaki en basit şeyi bile çözmek ne kadar güç!

K.y.: İroniler hayat sorgumun temelini oluşturuyor. Felsefenin periyodik frekansını oluşturan, iki uçlu bir akımın arasında hızlıca ve sürekli dolaşmak gibi.

"Bir yetim çocuk evlat edinmek istiyorum."

"Ne yetim çocuğu?"

"Etrafta bir sürü yetim çocuk var."

"Şu yetim çocukla ne yapacaksın?"

"Geriye benden biri kalsın."

"O senden olamaz. Yabancı, her zaman yabancı kalır."

"Onu evlat edinirsem yabancı olmaz."

K.y.: Kitaplardaki "yetim" ve özellikle "evlat edinme" konuları fazlasıyla dikkatimi çekmekte. Peki ya gerçekten yabancı olan her zaman yabancı mı kalır?