16.05.2022 / Tarih / Deneme

Roma’ya bunu yapan, bize ne yapmaz.

Günümüzde yaşadığımız ve politik gündemi de meşgul eden büyük insan hareketliliğine ve toplumda var olan bazı dini temelli ilkelerle olası ilişkilerine; kendime ait ve farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalışacağım.

İslam geleneğinde duymaya alışık olduğumuz bir söylem var;

"İslam Batı’ya hâkim olacak"

Yetiştiğim çevreden dolayı bu ve buna benzer idealleri dinleyerek büyüdüm diyebilirim. Genelde böyle konuların geçerliliğini arttırmak için pek de sahih olmayan hadisler kaynak gösterilir; hatta bazıları İslam kökenli bile değildir. Hikâyenin bir kısmı ehli kitap kökenli, kalanı da İslam terminolojisi ile harmanlanmış rivayetlerdir. Çok hâkim değilim ama tahminimce diğer dinlerde herhangi bir konunun finali, her dinin kendi lehine olacak şekilde farklılık gösteriyordur.

Mesela bunlardan birisi de 3. dünya savaşını nitelemek için üç ilahi din tarafından üretilmiş Melhame-i kübra, Armagedon, Har Megiddo ifadeleridir. Artık neresinden bakarsanız. Her din aynı olayı ayrı pencereden ele almış. 

İslam’ın Batı’ya hâkim olması şeklinde idealize edilmiş literatür için ilk akla gelen senaryo; İslam medeniyetinin Batı’yı yakalaması ve geçmesi, ekonomik askeri ve siyasi açıdan onlardan iyi duruma gelmesi şeklinde özetlenebilir. Bu biraz zor olacak gibi duruyor.

Bence farklı bir pencereden bakarsak daha olası bir alternatifi de olabilir.

Bunun için biraz tarihte geriye gitmek gerekiyor. 1700 yıl kadar.

"Yeni bir çağ başlangıcı"

Milattan sonra dördüncü yüz yılda Çin baskısına dayanamayan Hunlar, bir insan selini önüne katarak Batı’ya göç etmişler ve geçtikleri yerlerdeki kavimleri daha ileriye iterek Avrupa'da ve bütün Akdeniz havzasında büyük bir insan nüfusu oluşturmuşlardı. Buna yüzyıllar sonra Kavimler Göçü denecekti. Bugünkü Avrupa devletleri o dönemde ortaya çıktı. Tabi ki Roma gibi büyük bir imparatorluk da yok oluşa sürüklendi. Tüm bunların altında yatan sebepler sadece uzak Asya'daki askeri ve siyasi sorunlar değildi aslında. Aynı dönemde Kuzey Asya ve Avrupa’da bir mini buzul çağı yaşandı. Bu yaşanan iklim değişikliği sebebiyle insanlar aynı zamanda ciddi bir kıtlık sorunuyla da karşı karşıya geldiler. Netice olarak sıcak ve verimli kadim Akdeniz havasına sığındılar.

Bu anlatılanlar biraz tanıdık geldi değil mi?

Belki de dejavu gibi hissedebilirsiniz.

Bence öyle.

Yine Asya’da ve Kuzey Avrupa'daki siyasi ve askeri karışıklıklar, yine bir iklim değişikliği neticesinde kıtlık ve yine baskıdan kaçıyor gibi görünüp refah peşinden koşan sosyo-ekonomik ve kültürel olarak gelişmemiş insan seli. Şu an yaşadığımız dönemi gelecekte nasıl isimlendirecekler acaba? Ya da başlangıcını ne olarak sayacaklar? Belki iklim değişikliği, belki de Arap Baharı.

Hâkim olma ya da köklü değişikliğe sebep olma konusuna dönersek.

Buradaki mevzu bahis; büyük, gelişmiş, güçlü, medeni olan Roma devletini yıkanların, barbar ve istilacı çok da gelişmemiş toplumlar olmasıdır.

hieropolisden bakış

Çok büyük bir otoritenin yok olması bu. Öyle ki bundan iki bin yıl önce Roma döneminde toplumun geldiği refah seviyesine ben bugün bile erişmiş değilim. Önceki sene Pamukkale’ye (Hieropolis) gittiğimde antik dönemden beri hayatta kalmış ve hala kullanılan mermerden yapılmış sıcak su havuzuna pahalı olduğu için girememiştim. Demek ki kader olan sadece coğrafya değilmiş. Tabi ki kendimi merkeze almam çok küçük bir örneklem olacak. Ancak yaşadığım toplumun içinde en azından ortalama vatandaş olduğumdan şüphem yok. Bu yüzden kapsayıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Roma’ya bunu yapan, bize ne yapmaz.

Gelişmiş, olgunlaşmış rafine toplumlar ve sistemler, ilkel toplumlara göre kaosa, büyük değişimlere ve dengesizliklere karşı daha dayanıksızdır. Bunun sebebi ilkel topluluklar sahip olduğu yüksek insan kaynağı sayesinde verdiği zayiat hızlı şekilde tolere edebiliyor ve kayıp onun için yıkıcı olmuyor. Yani insanların özgül değeri düşük olduğu için kayıplar sistemi etkilemiyor ve sistem hızlı reaksiyon alarak kendine yeni çıkış yolu bulabiliyor.

Gelişmiş toplumların oturmuş ve standartlaşmış sistemleri de esnekliğe pek olanak sağlamıyor. 
Bununla ilişkili olarak birkaç örnekle konuyu açmak istiyorum.
 
Yıllarca acıyla, yoklukla, savaşla, biraz da cehaletle yoğrulmuş toplumları kaos etkilemiyor. Hiçbir konforu bulunmayan tek gayesi en temel insani ihtiyaçlarını karşılamak olan insanları kargaşa,huzursuzluk, tekinsizlik, refah kaybı gibi "zengin sıkıntıları" pek rahatsız etmiyor. T witterdan takip ettiğim bir gazeteci " 1 Türkiye saati, 10 isviçre yılına bedeldir" yazmıştı. Trajikomik bir bakış açısı ama gerçeklik payı da var
Bu durumu biraz da Dünyaya çarpan asteroidin dev dinozorları yok ederken farelerin atasını olan küçük memeli hayvanları  etkilememesine benzetiyorum bu durumu. Yada daha bilinen bir deyim var tam bu konuya uyacak; 
 
"Acı patlıcanı kırağı çalmaz"
 
Vel hasılı; içinde bulunduğumuz iklim değişikliği, savaşlar ve politik olaylar yakın gelecekte bitecek gibi görünmüyor. Üstüne üstlük iklim kriziyle paralel olarak artacak olan kıtlık ile yaşadığımız modern kavimler göçü azalmayacak aksine uzun vadede artacaktır. Avrupa ne yaparsa yapsın bu sel gibi gelen insanları ve beraberinde getirecekleri değişimi engelleyemeyecek.  Yer değiştiren insanların düşük bilinç seviyesi ile yüksek doğurganlık birleştiğinde nüfusu yaşlanan ve azalmakta olan Avrupa halklarının demografik yapısında köklü değişiklikler olacak. Belki   gelecekte Avrupada şehir şehir Müslüman komünleri oluşacak ve 1700 yıl önce gerçekleşen durumun bir benzeri yaşanarak bazı toplumlar silinerek yerini yenileri alacak. 
 
Belki de yüz yıllar sonra yaşadığımız değişimi ve dönüşümü yeni bir çağın başlangıcı diye yazacaklar.
 
Kim bilir?