10.01.2022 / Genel / Deneme

Son yıllarda sıkça eleştirilen “adalet”, “emniyet” ve “güven” gibi kavramlardan sonra bu noktada halkla ilk teması kuran polisleri sorduk.

Televizyon, gazete ve internet yayınlarında sıkça karşılaştığımız, “suçlu olanların şartlı tahliyesi”, “kadın cinayetlerinin artması” ve “yetersiz önlemler” gibi manşetler ülkemiz adına maalesef adaleti sorgulamamıza sebep oluyor. Maalesef diyorum çünkü biliyorum ki bunları konuşmamayı diliyoruz.

Pek tabi “yüce makamlarda” görülen mahkeme sonuçları her ne kadar doğrudan bizi etkilemiyorsa da, suçların umarsızca artışı ve kapımıza kadar dayanmış olması gerçeği, bizi bazı şeyleri daha içten sorgulamaya itiyor: “Gerçekten emniyette miyiz?”

452 kişinin katıldığı “Emniyet güçlerine güveniyor musunuz?” sorusunun yanıtı %52 hayır oyu alırken, “Peki emniyet güçlerine sempati duyuyor musunuz?” sorusunun yanıtı da %52 evet oyu aldı. Kaba bir hesapla söylenebilir ki, emniyet güçlerine güvenmeyen ancak %4-6 arasındaki bir kitle her şeye rağmen umut beslemeye devam ediyor. Muhtemel ve azımsanmayacak %50’lik kesim ise umudunu kaybetmiş ya da kaybetmeye yakın durumda.

Polisin vatandaş üzerinde bıraktığı intiba maalesef çok da iyi değil

(Görsel temsilidir)

Bu soruların sosyal hayatımızdaki ilk muhatabı polisler haliyle. Evet, yakalananın suçlanma ya da cezasından ders çıkarma merci olmasalar da, en azından adaleti düzgün işlenmeyen bir dünyada, dışarıda göz göre göre dolaşan suçluları bilsek dahi, bizim de 7/24 güvenliğimiz için sokak sokak mahalle mahalle gezen polisimiz var diyebilmeliyiz.

Mevcut istihdamının ve teknik donanımın yetersiz olduğu savunulabilir. Fakat hali hazırda istihdam edilmiş güvenlik güçlerinin ve ellerinde bulundurdukları imkanların sizinle doğru zaman ve doğru yerde olmasının bile bazen anlamsızlaştığı anlar oluyor. Bir kız arkadaşımız yazıyor: “Takip edildiğimi hissettiğim bir akşam ilk gördüğüm trafik polislerinin yanına koştum. Durumumu anlattım ve beni evime bırakmalarını bekledim. Ama kendi vazifeleri olmadığını ve 155’i arayarak yardım istememi söylediler. Ya ben o akşam öldürülseydim?”.

Bunun gibi birçok çarpıcı ve bazen de traji-komik örnek mevcut. Hastanenin aciline eşini götüren bir arkadaşımız aracını aceleyle başka bir aracın arkasına yanaştırıyor. Fakat usulünce bir genişlikte. Çıkışta homurdanan biriyle karşılaşıyor. Hem homurdanıyor hem de gereksiz yere acilin önünde kornaya basıyor. Basmak tabiri kibar bile kalıyor olabilir burada. Neyse, araca yaklaşan arkadaşımızı görünce başlıyor bağırıp çağırmaya. “Çeksene kardeşim, hadisene kardeşim, seni mi beklicem kardeşim!” vs. uzayıp gidiyor. Arkadaşım, “Zaten biniyorum şu anda. Bunu görmenize rağmen niye bağırıyorsunuz!” deyince alıyor boyunun ölçüsünü. Üzerine yürüyen adam, “Polisim ben polis, itiraz etme!” diye neredeyse darp etmeye kalkışıyor.

Bir hırsızlık olayını ihbar eden kişiye “Bu evin kirası ne kadar?” diye soran, otobüs durağında çıkan bir arbede de eşinin “Hayatım sen polissin bir şeylere yapsana!” lafı karşısında çaktırma şeklinde işaretler yapıp olaydan sıyrılmaya çalışan, bayram günü yapılan bir kimlik taramasında “İyi bayramlar” deyip gülümsemeyi çok gören, görev yaptıkları gece dokuz dükkan soyulduğu halde umurunda olmayan ama olay önü ya da sonrası postallarını yere kibirle basan emniyet güçlerindeki memurları görünce haliyle güven oylaması oldukça düşüyor.

Her ne kadar niyetini bildiklerimiz ve sorumluluklarını yerine getirenleri baş tacı etsek de, genel yargı, “polis görünce yolumu değiştiriyorum; korkacak bir şeyim olmasa da harcayarak zamanıma acıyorum.” şeklinde.

Buradan değerli Emniyet mensubu arkadaşlara iyi niyetle bir çağrıda bulunuyoruz; gelin, bu durumu tersine çevirelim. Gündelik hayatta size sempati ile yaklaşan ve sizlerin de güler yüzle karşıladığı bir toplum yaratalım. Ki böylece karşılıklı “güven” oluşsun ve “güvenliğimizin” temellerinden yeniden inşa edilsin.”

Polislerle birlikte bir güven toplumu oluşturulabilir