20.1.2020 / Deneme / Sinema

Benim normal kahramanım Kara Murat, Malkoçoğlu bir kılıçta on kefereyi yere yığınca gevrek gevrek gülerek çok saçma diyoruz. Haksızlık!

Hollywood'da yapılırsa olur, eğer beni kandırabiliyorsa vardır. Bu bilinci insanlara aşılayabiliyorsan "Rambo 3"de (1988) Rambo'ya (Silvester Stallone) Afgan Mücahitlere, Nathan Algren'e (Tom Cruise) "Last Samurai"da (2003) (Son Samuray) Japon samuraylara savaş dersleri verdirebilirsin. Yine Rambo tek başına koca bir Vietnam askeri taburunu yerle bir eder ki burada Amerika'nın teknik olarak bu savaştan mağlubiyetle ayrıldığını unutmayalım.

Ya da "Çığlık" (Scream) serisinin tamamı ve benzeri tüm “teen slasher” filmler de seri katile ne kadar darbe indirilse de, kafasına çeşitli delici kesici nesnelerle vurulsa da, bir sonraki sahnede, daha sonra katil olduğunu öğrendiğimiz kişide tek bir çizik bile olmaması vs. Kill Bill'de (2008) her ne kadar fantastik olduğu iddiasında bulunsa da gayet kanlı canlı insanların olduğu koca bir Yakuza grubunun içine dalan Gelin'in (Uma Thurman) bütün adamları kılıçtan geçirdikten sonra yüzünde artistik bir sıyrıkla kurtulması normal gelebilir. "Die Hard" sersinin tamamı tartışılır da, şu en son "Die Hard 5" (2013) (Zor Ölüm / Ölmek İçin Güzel Bir Gün) filminde koca bir tırla atılabilecek her tür taklayı atıp o seksi gülüşüyle içinden çıkabilen John McClain (Bruce Willis) bize belki de dünyanın fizik kuralları hakkında düşünmeye davet etmiyor, acaba neden?

kill bill yakuza sahnesi

Eğer türlü gürültüler, patlamalarla özel efektlerin en özelleri ile süslüyorsan sadece bu sayede bile dünya üzerinde milyar dolarlık bir pazara sahip olabiliyorsun. Örnekler inanın yüzlerle, binlerle ifade edilebilir ama en dikkatimi çekenleri biraz da tabiri caizse okuyucunun gözüne sokmak istiyorum ki belki de bu farkına bile varmadan uğradığı kandırmacanın karşılığında yaptığı, kriterlerinin dahi ne olduğu belli olmayan "Oscar" alabilmek için aday adaylığına aday olunduğunda bile mutluluk veren bir yarışma düzenleyenlerin, yine kabaca ne mal olduklarını bilelim.

Gerçi süper kahramanlarına hiç girmemek lazım zira onlar en süperler ama normal insandan bozma süperleri Demir Adam "Iron Man" de (2008) Tony Stark'ın (Robert Downey Jr.) demir bir zırh içinde ses hızını geçerek ülke semalarında dolaştığı esnada ani “G” değişikliklerinin esamesini görmediği gibi, o vücuduyla bütünleşmiş zırha aldığı insanüstü darbelerden zerre etkilenmemesi seyirciye "yürü be demir adam, korksun senden Obadiah Stein (Jeff Bridges) (Demir Adam'ın ilk rakibi) tezahüratı yaptırarak seyir zevki de verdirebiliyor. Hollywood ve muadili denilebilecek nevi de Alman ve Fransız sinemasının aksiyon filmlerinde de benzer "saçmalıklar" görülebiliyor.

iron man gökyüzünde uçuyor

Söylediğim gibi örnekler istediğimiz kadar arttırılabilir ve biz bunlara “filmdir, hayal ürünü” diyebiliriz. O zaman neden benim gayet normal kahramanım Kara Murat, Malkoçoğlu bir kılıçta on kefereyi yere yığınca gevrek gevrek gülerek yahu ne kadar saçma diyoruz. Haksızlık! Bence orada iman kuvveti faktörü göz ardı edilir. Hem neden Rambo taşla helikopter düşürebiliyor da benim Malkoçoğlu’m bir yaydan 5 ok atamıyor. Yapmayın haksızlık etmeyin gözümüzü boyasın, seyredelim ama "yemeyelim". Tabi ki bunların hepsini biliyoruz biz de yemedik ama kendimize haksızlık yapmaktan vazgeçmiyoruz. Yazık benim “Dünyayı Kurtaran Adam”ıma (1982) baktığımız zaman Superman’dan tek eksiği margarin tenekesinden bozma düşmanlarının olması.

Burada Türk sineması olarak yapımcı, yönetmen ve bu işin tüm muhatapları olarak çuvaldızı kendimize batırmamız gerekir kanaatindeyim. Türk sineması neredeyse ilk gününden beri ideolojik bir silah olarak kullanılacağına, elin dediği gibi entertaintmant (eğlence, gösteri) amacı ile kullanılsa belki de biraz daha göze hitap eder hale getirme çabası gösterebilirdik. Ama değil mi ki hala kekeme imamlar, üçkâğıtçı paşalar, kadın peşinde koşan padişahlar, özenti cinsel içerikli konu yoksunu filmler bize daha fazla lazım.

Tabi ki bizim bu çalışmalarımız da sayısız örnekle arttırılabilir ama hiçbiri dünya çapında 125 küsur milyon dolar hasılat getirmez. Bizim sessiz sedasız sanat artığı sanat filmlerimiz de cinsel içerikler dakikalarca sergilenirse portakal yağmuruna tutulur ya da değerlerimize saldırıp "gör ey Avrupa bizim Türkler böyle aile yapısına sahip, biz böyle fenayız şöyle geri kalmışız” derlerse Berlin’den, Cannes’dan, bilimum aşırı ilerici yarışma zevatından ödül yağar. İsim vermek doğru olmaz kanaatindeyim ve fakat istisnaları ayırmak da şart.

Bu paradoks, dilemma, ikilem adına ne dersek diyelim şurada başlıyor memleketim de eğer bir gün iyi bir iş çıkarılacaksa bazı kapı duvarlar var ki bunların sensörleri onları algılayıp hemen harekete geçiyor. Ama teknoloji ilerleyip maliyetler düştükçe o sensörlü kapılar da devre dışı bırakılarak, bir iki iyi iş çıkacak görünüyor. Ben yine de yeni sinemacılarımıza güveniyorum, abilerine bakıp ilham almaktan çok ibret alarak, sinemaya sinema hakkını vermenin peşinde gidecek görünüyorlar.

türk sinemasının büyükleri

Hasılı Hollywood’u yani elin adamı saçmalayacak ben de oturup bir tamam seyredip ona alkış tutacağım da, kendi sinemamım her karesinde bit yeniği arayıp bunu bir de eski-yeni sinemacılara bahane olarak kullanacağım yok öyle yağma. Benim de saçmalama benim de kurgu bilim yapma ve bunu dünyaya satma hakkım var. Onlar James Bond’la bilmem kaç seri çekip havalarını atacaklar biz de hala yok çocuk gelinler varmış, yok okula gönderilmeyen evlatlarımız varmış, hala kadına şiddet hala erkeğe fiske, biliyor musunuz geçmişimiz vatan hainleri ile dolu demekten ve komedimiz de gaz çıkararak güldürmekten başka iş çıkarmayacağız.

Bir de bizim hikayelerimizi bize satan, bizim de bayıla isteye para verip aldığımız Kore filmleri var ki ayrı bir facia. Yok mu? İllaki var ama ne olur sadece bizi yeren hikâyelere değil de biraz da ayakları yere basan hikâyeler peşine koşalım. Yeni coşan ve zamanından beri göz ardı edilen korku hikâyelerimizden doğan korku türü var. Bizim de geçmişimiz de kahramanlık destanları yazan etten kemikten öyle çakma da değil gerçek süper kahramanlarımız var. Bence biraz her konuda düştüğümüz özenti, taklit ve yağcı olmaktan vazgeçip Türk Sinemasına 80-90 sene sonra bir kimlik kazandırmak lazım, bunun yolu gerçekten özgün olmaktan, eğer esinlenme olarak alıyorsak da en iyi şekilde yapmaktan geçer. Yani benim sinemamıza naçizane tavsiyem “Run Forest Run”..