21.08.2022 / Deneme / Sinema

Hız çağındayız bu doğru. Yaşantımızdaki koşturmacanın, şehirlerin işitsel ve görsel kalabalığının beynimizi yeterince meşgul etmesi yetmiyormuş gibi sosyal medya uygulamalarının hayatımıza sokmuş olduğu hızlı içerik sirkülasyonunun yarattığı dikkat eksikliği yakamıza yapışıyor.

Bu hız, daha sabırsız bir tüketici ortaya çıkartıyor ve yaratılan içeriklere olumsuz yansıyor. "Hızlı içerik, hızlı sunum, hızlı erişim, hızlı reaksiyon." Bu şekilde birbirini tetikleyen bir mekanizma ortaya çıkıyor. Hızlı yaşıyoruz, hızlı hareket ediyor, hızlı karar veriyoruz. Hızı da her anımızda cebimizde taşıyoruz. Bu hız içerik üretiminde bir nicelik sağlıyor belki ama nitelik pek ortalarda görünmüyor.

Yedi saniyelik videoların yer aldığı Vine platformuyla başlayan hızlı anlatım akımı artık bir bağımlılık haline gelmiş durumda. Instagram'ın reels bölümü, Tiktok ve diğer video uygulamaları her gün 1 dakika ve daha kısa sürelerden oluşan on binlerce yeni videoyu önümüze sunuyor. 

Her birinde farklı bir yüz ya da farklı bir olay barındıran bu videocuklar beynimizi sürekli uyarıyor ve dikkatimizi dağıtıyor. Duygu durumumuzda sürekli dalgalanmalara sebep oluyor. Bir önceki videoda acıklı bir müzik eşliğinde drama yapılırken bir sonrakinde çok komik bir şeyle karşılaşabiliyoruz. Bunların hepsi saniyeler içinde gerçekleşiyor ve bu yönüyle bizleri histerik ya da tam tersi tepkisiz insanlara dönüştürüyor. Bu haliyle sosyal medya sinemanın büyüsünü yok ediyor demek yanlış olmaz.

Kullandığımız uygulamalar aracılığıyla bir multimedya bombardımanına tutuluyoruz. Bu multimedya içerikler görsel ve işitsel açıdan beynimizi yeterince doldursa da doyurmadığı kesin. Bu da algoritmanın işleyişinin devamlılığı açısından hayati önem taşıyor. Çünkü kullanıcı tıpkı bir uyuşturucu bağımlısı gibi daha fazlasına ve daha yenisine ihtiyaç duyuyor.  

Herhangi bir sosyal medya kullanıcısı gün içinde onlarca kısa video atabiliyor. Bunlardan kaçı, hangi vasıfla içerik kategorisine giriyor bilemeyiz ama bu kullanıcıların çoğu içerik üreticisi olarak tanımlanıyor. Her gün aslında kendimizle ilgili olmayan yüzlerce şeyle karşılaşıyoruz bu mecralarda. Çoğunu hatırlamadığımız bu içerikler beynimizi işgal ederek oturup bir film ya da dizi izlememize müsaade etmiyor haliyle. Gün içinde ortalama 20 kişinin hikâyesine göz atıp, akışta ve keşfet bölümünde yüzlerce içeriğe maruz kalarak beynimizin görsel uyarılma limitlerini zaten yerle yeksan ediyoruz. O içerikten bu içeriğe gezerken beynimiz bu hızlı değişime ayak uyduruyor ve artık sosyal medya hızına nispeten kaplumbağa kadar yavaş ve tekdüze kalmış dizi/film akışına katlanamıyor.

dijital platformlarda içerik üretimi

Öte yandan zorlaşan hayat şartlarının yediden yetmişe herkesi yalın gerçeğin sivri köşeleriyle daha fazla temas ettirmesinin de bunda rolü şüphesiz büyüktür. İnsanlar delicesine bir koşturmaca içinde öyle sabit bir şekilde durarak zamanlarını tek bir içeriğe harcamak istemiyor olabilirler. İzleyicilerin çoğuna sosyal medya ortamları daha cazip geliyordur mutlaka. Ne de olsa yanınızda taşıyabildiğiniz ve her an erişip tüketebildiğiniz şeyler bu çağın en gözde ürünleri değil mi? Aç bitir içerikler artık ne yazık ki sinemanın önüne geçmiş görünüyor.

İÇERİK ENFLASYONU

Web 2.0’dan web 3.0’a geçmeye hazırlandığımız bu yıllarda, insanlar içerik tüketmekten çok üretmeye başladılar desek yanlış olmaz sanırım. Nazım Hikmet'in Seni Düşünmek isimli şiirinde söylediği  gibi "ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum" fikri insanlarda oldukça iyi bir yer edinmiş olacak ki artık çoğunluk kendi hikâyesini pazarlamayı daha cazip buluyor.

Bunun bir geçim kapısı hatta zenginliğe giden bir yol olduğunu görebildiğimiz bir sistemin içindeyiz. Haliyle de insanlar bu düşüncenin peşinden gitmeyi daha makul buluyorlar. Nitelikli, niteliksiz, vasıflı, vasıfsız milyonlarca içerik internet veritabanında adeta bir galaksi oluşturmuş durumda. Üstelik bu katlanarak çoğalıyor. Olası maddi getiriler hedeflenerek ortaya çıkarılan bu içerikler, içerik üretici denilen kişiyi de bir ürün haline getiriyor hiç şüphesiz. Her anınızı kaydedip paylaşmaya çalışırken ne kadar özgün ve rahat olabilirsiniz ki?

Paylaşılan şeylerin bir içerik vasfı taşıyıp taşımadığı da önemsenmiyor ve ortaya bir içerik enflasyonu çıkıyor haliyle. Bu yüzden bazıları, ilgi çekmek için yarattıkları hikâyeler ya da içeriklerde kendilerini objeleştirmeye, o içeriklerdeki basit bir figüran haline evrilmeye başlıyorlar. Bir jest, bir mimik ya da bir cümleden ibaret ikonlara dönüşüyorlar. Üstelik pek bir kalıcılığı da olmuyor. Khaby Lame bunun en son ve bilindik örneklerindendir.

dijital içerik üreticisi khaby lame

Bu interaktif yayıncılığa ayak uydurabilmek adına televizyon kanalları ve platformlar sürekli kullanıcının hikâyede yer aldığı, seyircilerin dahil oldukları ana akıma dair bir şeyler bulabileceği ya da akışa müdahale edebildiği içerikler üretmeye çalışıyorlar. Genelden özele doğru evrilen bir yayın akışı var. Bunda bir sorun yok elbette. Hikayeye seyircinin dahil olabilmesi kötü bir durum değil. Hikayede seyircinin kendinden bir şeyler bulabilmesi çok çok önemli. Fakat “seyirci ne der, seyirci sever mi, anında reaksiyon verir mi” kaygısı hikaye anlatıcılığının önüne geçmeye başladıysa sorun büyük demektir. Anlatılan hikaye bir mesaj taşımıyor, seyirciye “kör göze parmak” yaparcasına reaksiyon iştahıyla yanıp tutuşarak ilerliyorsa maalesef tatmin edici ve en önemlisi kalıcı olmuyor. Sonuçta hikâyelerin çoğu genelde bir ana karakter ve bir anti karakter özelinde ilerler. Üstelik bu tür özel içerik ortaya Black Mirror - Bandersnatch gibi güzel içerikler de çıkabiliyor. 

Evlilik programları, sabah kuşağındaki tuhaf içerikli programlar, seyirciyle birebir diyalog kurulan stand-up veya talk show içeriklerine bakalım bir de. İnsanlar, ülkedeki herhangi bir ailenin facia hikâyesini soluksuz izleyebiliyorlar. Buradan haber niteliği taşıyabilecek ve küçük bir gündem yaratacak seviyede konular dahi çıkıyor. İyi ya da kötü, insanlar kendileri gibi olanların yaşantısını merak ediyor demek ki. Bir çeşit reality show formatında olan bu programlarda bazı zamanlar kurgu yapıldığını da biliyoruz.

Trt Belgesel’i açtığınız zaman Güney Amerikalı bir çocuğun kırmızı ışıkta bıçaklarla gösteri yaparak nasıl para kazandığını anlatan hayat hikâyesini görebiliyoruz. Konuşanlar isimli programı açtığımızda ertesi hafta o programdan bir fenomen! doğduğunu görebiliyoruz. İçerik üretmeyi geride bırakarak içerik olmaya başlayan bir insanlık olduk artık.

Sinemanın hayatımıza soktuğu ikonik karakterler, tv dizilerinde efsaneleşmiş tiplemeler, yıllarca halk diline yerleşmiş olan replikler artık yerini gündelik fenomenlerin kelebek ömürlü hikâyelerine, repliklerine bırakıyor demek yanlış olmaz sanırım. Ya anlatacak düzgün bir hikâye kalmadı ya da artık hep beraber zırvalamak hoşumuza gidiyor.

Son olarak ismini verdiğim programları ve yapımları tenzih ederek şunu söylemek istiyorum: ortalıkta korkunç bir vasıfsız içerik enflasyonu var. Bakalım bu furyanın içinden sinema ve en önemlisi bizler nasıl sıyrılacağız!?