23.10.2022 / Deneme

Hangi kapı ardında saklıydı hakikat?

Haykırmanın faydasız kaldığı, direnişlerimin elimde patladığı, tüm iyimserliklerimin, masumiyetimin yüzüme gözüme bulaştığı bir dünya hali içindeyim.

Başımı kaldıracak yüzüm yok.

Bütün yüzler keskin bıçak.

Şimdinin acısını, yıllar öncesine dayattım.

Her adımı mücadele, her adımı soğuk. Olsunlarla başlayan cümleleri çok!

Geri dönüşler hep mi sancılı?!

Bir yerler arıyorum sığınmak için.

Sığınacak kim vardı, kendi ruhundan başka?

Ruhum dediğim, hırpalanmış, horlanmış, yadırganmış olan.

Şimdi nasıl, neresine sığınacaktım.

Kalmış mıydı hala sığınılacak bir yeri? Düşündüm...

Bir Truva atı şefkati aradım.

Gülünçtü, bir tahtadan medet umacak kadar ümitsiz!

Düşündüm...

Boşlukta dolanırken göz bebeklerim, şahit olduğu gri bulanık kavgaları düşündüm.

Anlatmaya kalkışmak, duymayan birine konuşmak kadar anlamsız olabilirdi.

Düşündüm...

Sahi ruhumun sahibi kimdi?

Kimdi üfleyen, neydi, nasıl bir şeydi? Düşünceler arası yaşarken gelgitlerimi binlerce asırlar devirmiş gibiydi zihnim.

Yorgundu.

Az önce biten bir savaştan çıkmış kadar yorgundu!

Bütün olan biten çıkmazların, zulümlerin, cehaletin yorgunu.

Gördüm!

Savaş alanı gibi tahrip edilmiş zihnimin her bir kıvrımını gördüm!

Nasıl da yıprandığını, delik deşik uykuları sakladığını, düşmana her an yakalanacak kadar zayıf bir hal aldığını gördüm!

Bir savaştı, soğuk bir savaş.

Düşündüm, bir de Tanrı'ya sığınmak gerekmez miydi?

...

Düşündüm, tanrı, tanrısallık ilişkisini.

Bir tanrısallık varsa ruhta, neden bu kadar aşağılanmış, yıpratılmış yerlere düşmüştü?

Bir tanrısallık varsa ruhta nasıl bu kadar çirkinlikleri de barındırabiliyordu yapısında?

Tanrı neden izin vermişti, bunca kötülüğü ruha yükleyenlere?

Bir ruhun özünü korumak, yaratmaktan daha zor değildi.

Tanrı için zor değildi.

Evet değildi, ben böyle öğrendim. Hatta birçok kavmin inancı da bu yöndeydi, onlar da bu hükmün şahitleri.

Tanrı neyi amaçlıyordu?

Evet, evet bir şeyleri amaçlıyordu, insanın henüz idrak edemediği bir şeyleri.

Belki evet, belki de bunların dışındaydı bütün mesele.

Ah...

Bu mesele nasıl bir anlamı aralıyordu?

Hangi kapı ardında saklıydı hakikat?

Ya da var mıydı bir hakikat?

Sahi, hakikat ne demekti?

Bütün olanlar ruhun olgunlaşması için miydi?

Bu daha garip bir hal almıyor muydu?

Nasıl bir ihtiyaçtı ki bu?

Kutsal bir ruh, ait olduğu ruh parçasından nasıl bir bütünlük, olgunluk istiyordu?

Yer yüzündeki tüm ruhların, layık olacağı yüceliğe erişmesini mi arzu ediyordu?

Yüceliğin yolu yıpranmaktan mı geçmeliydi?

Peki ya sonra?

Sonra göğe mi yükselecekti tamamlanan ruh?

Ya da kutsal ruh neredeydi, bir mekâna sığamayacaksa, nasıl bir yerdeydi?

Bir yerde olma hali gerekli miydi?

Ya da maddi alemin dışında bir yerde olmalıydı?

Düşündüm...

Mesela kalp?

Hissettiği ruhsal acıyı tanımlayamaz, nesnelere sığdıramaz.

Böyle bir yerde miydi? Ya da böyle bir şey miydi?

Hiçbir mekân ve zamana rastlanmayan, bu, insanın içindeki bilinmeyen manevi mekândan başka bir yerde değildi belki de?

İlginçti, her şey, her şey kadar ilginçti.

Tanrısal ruh, insanın kalbinde saklı olabilir mi, diye düşündüm.

Ne fark edecekti bütün bunları bilmek, bilmiyorum...

Bozuk bir çalar saatin direnişi vardı zihnimde, öyle işte.

 

Ama, ama insan Tanrı'yı neden hep gökte arıyordu?

Gök, bir sığınma aracı mıydı, bir arınma amacı mıydı?

Sınırındaydım anlam kargaşalarının.

Her an yok olabilecek bir ruhun sahibini sorguluyordum ya da onu ne kadar tanıdığımı.

Peki ama neden?

Düşündüm...

Bunca sorgunun ortasında ölmek zor, evet zor!

Tanrım! Bunca sorgunun ortasında ölmek zor.