14.09.2022 / Deneme

Yine sihirli bir düşle hepsini alıp en mutlu oldukları zamanlara bırakıyorum.

Kendi yansımamızı nerede görürsek orayı severiz. Cam kenarında oturmayı, berrak bir suya bakmayı, belki bir insanı, bir sokağı, hafızamızda bir leke gibi duran herhangi bir zamanı... Çünkü netlik yok. Her şey bulanık. Çekilen fotoğrafımıza şöyle göz ucuyla bakıp hemen ardından bakışımızı kaçırmamız bundan. Üzerinden epeyce bir zaman geçmesi gerekiyor. Bir şeylerin eksilmesi, eksilen parçaların yüreğimizin derin dehlizlerinde kaybolması, sığındıkları köşede saklanması, saklandıkça da ayrışması, kendini yeniden kazanması gerekir. Tamamlanmış şeylerin bize ait olamaması bundan. Zamana karşı bir kuyruk acısı olmadı mı, kaybetmek olmadı mı yaşamış sayamayız kendimizi. Üzerinde onca zaman geçtikten sonra yaşamımızdaki boşlukları tamamlamayı ümit edercesine anılarımızın üstünden geçer, geçmişi değiştirmenin imkânsız olduğunu görünce de düşlerin onarıcı taraflarına sığınırız. Orada, o büyülü dünyada, her şeyin ipeksi ve şeffaf göründüğü yerde aynalara gerek duymadan yüzümüzün her gözeneğinde yeniden var ederiz kendimizi. Bu yüzden cam kenarlarına oturmayı sever insanlar. Kırık dökük görüntüler içinde geride duran her şey, boyası akmış bir yağlı boya tablosu gibi kıpırtısız durur zamanın yutuculuğunda.

Zaman ise öğle sıcağında, bozkırın en kurak yerinde sineklerin vızıltısı duyulurken ve o esnada hava kaynarken eğilip kokuşmuş, küçük, çamurlu bir gölette çürümüş suyu içmeye benziyor. Sen ise zamanın içinde susuzluğu bir türlü geçmeyen, kurumaya başlamış bir ağacın köklerine benziyorsun. Yer yer yeşil yaprakların olduğu için insanlar bir mucizeymişsin gibi bakıyorlar senin yüzüne. Nasıl olur da yaşamı ve ölümü eşit miktarda taşıyorsun içinde diye sana hayretle bakıyorlar. İşte ben hızla giden metronun içinde bu ağacı görür gibi oluyorum. Hemen arkamda, hafifçe sallanıyor, sallandıkça kurumuş, kabuk bağlamış gövdesinden çıtırtılar duyuluyor, böylece daha az kıpırdamak için zamanın hareketsiz kalmasını istiyor. Sonra şöyle dediğini işitiyorum, ya da işitmiyorum da kendi geleceğimden kendi sesimi duyuyorum.

“Nerede huzur bulacaksam orada kırılayım, gövdemi talaş yığınına çeviren güvelerin saadetine mani olmadan yeniden var olayım.”

Sonra o da kendi camından beni izlemeye başlıyor. Henüz kurumuş bir dalım bile yok ona göre. Bana acıyla bakıyor. Sonra kendi acısının ona öğrettiği o en eski duyguyla. Beni izlerken de giderek derinleşen bir acıma duygusuyla bakıyor dağınık görüntüme. Aslında herkesin kendine ağladığı o ölüm günlerindeki gibi. Hani herkes durup o kavruk tahtalı tabutun içinde kendini hayal eder de ağlayan herkesin kendisi için ağladığını düşünür ve sonrasında da içi yumuşamaya başlar. Başlar da o an herkes insan olmanın en kestirme yollarında buluşur. İşte böyle bir törendeymiş gibi izliyor beni. İzlerken fark edilmiş olduğunu anlıyor bir an, dönüp yeniden aynasına bakıyor. Cama bakarken hızla giden metronun camında dağılan görüntüleri bir bir toplamaya başlıyor zihninde. Renkler, dokular, eşyalar birbirinin içine geçiyor. Kendi yaşamının gerilerine dönüp baktığında her şeyin yalnızca geçip gitmekten ibaret olduğunu düşünüyor. Geride onca yarayı, yıpranmışlığı bırakmadan bu güne ulaşan zihninin yorgunluğunu yaşıyor. Kendisini upuzun bir tren gibi düşünüyor. İçinde taşıdığı onlarca insanın kalplerinde taşıdıkları yüklerin ağırlığını da hissediyor. Bunca akışkanlık, bunca hareket nereye, durup zamanın bir yerinde kavuşsa her şey, yalnızca mekânlar değişse olmaz mı, diye geçiriyor içinden. Derken metronun durduğunu fark ediyoruz. Yüzünü camdan uzaklaştırıp vagonun en uzaklarına dikiyor, üç genç ellerinde gitarları ve sırtında çantalarıyla geniş bir boşluğa kuruluyorlar. Uzun saçlı olanı gitarını çıkarıp çalmaya başlıyor. Bir Nurettin Rençber şarkısı… O sırada en arka koltukta oturan sarı saçlı kadın polisi fark edince şarkısı kısacık bir an içinde kalıyor müzisyenin. Polis ona gülümseyince yeniden en tize çıkarıyor sesini. Nurettin Rençber şarkısı bitince nedense Adıyaman'daki tütün tarlalarını anımsıyorum. Hiç gitmediğim, görmediğim ve yalnızca şarkılardan duyduğum uçsuz bucaksız tarlaları... Üstelik onun şarkılarının neden tütün tarlalarını anımsattığını da bilmiyorum. Sonra gençlerin bir lira bile alamadan metrodan inişlerini seyrediyor camdaki yaşlı adam. Minnetle bakıyor onlara. Vagon hınca hınç doluyor bu istasyonda. İnsanlar başkalarının nefeslerini enselerinde hissediyorlar, bu yakınlığın vermiş olduğu gerginliği, her an bir tartışmaya katılacak gibi açılıp hızla kapanan gözlerinden ve küçülüp yine hemen büyüyen burun deliklerinden anlıyorsunuz. Ben ve yaşlı adam yine dönüyoruz aynalarımıza. Aramıza birileri girdiği için onu yeterince göremiyorum artık. Hatta sonraki istasyonda birçok yolcu daha bindiği için onu görme imkânım tamamen kayboluyor. Ben de cama dönüp o büyülü dünyanın akışına bırakıyorum kendimi. Cama yansıyan herkesi başka kaderlerde görüyorum şimdi; bilmedikleri yerlerde, yaşamadıkları hayatlarda, tatmadıkları duygularda, en çok kalmak istedikleri zamanlarda... Sonra ansızın aklıma, “Ne olmak isterdin?” diye sorduğum küçük kız çocuğu geliyor. “Erkek olmak isterdim.” deyişini anımsıyorum. Anımsıyorum da düşünmeden edemiyorum, kadınların kadın olmaktan yoruldukları coğrafyaların kederini. Ve böylece bütün ezilmiş kadınları düşünüyorum o camda. Yine sihirli bir düşle hepsini alıp en mutlu oldukları zamanlara bırakıyorum. Derken son istasyona geldiğimi fark ediyorum. Vagonda yalnızca birkaç kişi kalmış. Yaşlı adam inmiş çoktan. Onun oturduğu yerde durup cama bakıyorum dikkatle. Biraz daha eğilince alnındaki kırışıklıkların camda bıraktığı izleri görüyorum.

 

Zafer Çarboğa/2022 Bursa