5.3.2019 / Din

Sâffât 130’daki İlyâsîn, Âl-i Yâsîn olarak da okunmaktadır.  Yani Yâsin’i düstur edinen herkes, Allah tarafından: “Selâm/şenlik/esenlik, Yâsin ailesinin üzerine olsun” denilerek selamlanmaktadır.

                 71.          Hayvanları kendileri için yarattığımızı sanki görmüyorlar?

                                Bizim eserimiz olan o mallara [sayemizde] sahip bulunuyorlar. 6/143-144. 16/5, 66, 80. 23/21. 40/79.  43/13

                «En-âm, deve, sığır ve koyun anlamına gelen “neam”ın çoğuludur.»[1]

                «En’âm kelimesi, deve, sığır, koyun, keçi gibi evcil hayvanların yanında ceylan, geyik ve benzeri yabani hayvanları da içine alır.»[2]

«Kelimeyi bu [deve, sığır, koyun, keçi gibi] belirli hayvanlarla sınırlandırarak tercüme etmek mümkün olmakla beraber, kelime bu bağlamda, insanların binmek, etlerinden, sütlerinden ve bunun gibi ürünlerinden yararlanmak üzere kendi hâkimiyetleri altına alabildikleri tüm hayvanlar için kullanılmıştır. Bu âyetten ve müteakip iki âyetten anlaşılan mana budur.»[3]

                [Öyleyse bu ayetin kapsamına at da girer, fil de girer].

                «Tabiatları icabı vahşi olmaları gereken bu hayvanlar, acaba neden böyle ehlî ve hizmetkâr bir ruha sahipler?»[4]

                [İnsanlar, işte bunu derin derin düşünmeli tetkik etmeliler ve bunu halledene ömür boyu şükretmeliler].

 

               72.          Onları biz verdik emirlerine; bir kısmını binit olarak kullanıyorlar;

                              Bir kısmından da besin olarak yararlanıyorlar.

               73.          Daha başka şekillerde de faydalanıyorlar;

                              Meselâ[5] (sütlerini sağarak)[6] içecek elde ediyorlar.

                              Hâlâ mı şükretmiyorlar/hâlâ mı itaat etmiyorlar?

              74.          (Şükretmek bir yana, bir de)[7] Allâh’ın dışında da ilâhlar ediniyorlar; 25/3

                             Onların, kendilerine yardım/şefaat edeceklerinden ümitleniyorlar. (36/23) 25/73

              75.          Yok oysa (o sözde ilâhların)[8] bunlara yardım edebilecek bir güçleri; 7/53. 21.98,99. 22/73

                             Aksine, kendileri (o sahte ilâhların)[9] hazır kıta /emre âmâde askerleri.

                «Allah’a ait bir niteliği bir başka varlığa yakıştıran insan, o andan itibaren, tanrılık yakıştırdığı şeyin veya kimsenin, “emre âmâde askeri” durumuna düşer.»[10]

             76.          Sözleri seni üzmesin/takma kafana [senin hakkında] söylediklerini; 50/39

                            İyi biliriz biz, [kalplerinde] gizlediklerini ve [dilleriyle] ilân ettiklerini. 50/45

             77.          [Nankör] insan, kendisini bir spermden yaratığımızı sanki bilmiyor? 53/46. 75/37

                            [Olanca acizliğine rağmen, tutup bize karşı] esaslı bir hasım kesiliyor. 16/4. 22/5

                «Nutfe, Kur’an’daki kullanımlarına göre erkeğin menisi veya döllenmiş hücre (zigot) manasına gelmektedir.»[11]

                [Kur’an Yolu tefsirindeki yukarıdaki izah yanlıştır. Doğrusu ise şudur]:

                «Meni, nutfeleri de içinde taşıyan sıvıya verilen genel isimdir; nutfe ise, meninin ihtiva ettiği milyonlarca spermden her birisidir (75/37). Rasûlüllah s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Çocuk meninin tamamından meydana geliyor değildir…” (Müslim, Nikâh:133). Jinekolji bilim dalında nutfe’nin karşılığı sperm, nutfetün-emşâc’ın (76/2) karşılığı ise zigot’tur.»[12]

«Kâfirler öyle kudretli bir yaratıcıyla pençeleştiler ki, bu evren gibi yüz tanesini bir anda yoktan var eder (Celâleddîn-i Rûmî).»[13]

              78.          Kendi yaratılışını unutuyor da, (aklı sıra)[14] bize bir misal veriyor:

                             “Şu kemikleri, çürüyüp dağıldıktan sonra kim diriltebilir ki?” diyor. 50/3, 11, 15

                «Nakledildiğine göre bu kişi, As b. Vail veya adı daha sıklıkla geçen[15] «Übey bin Halef, Mekke liderlerindendi. O da arkadaşları gibi Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkmıştı. Çok inatçı bir adamdı. Katı yürekli ve sertti. Bir gün arkadaşlarıyla toplanmış konuşuyorlardı. Kur’ân’ın sözleri karşısında şaşkınlardı. Yeni tuzaklar, yeni oyunlar peşindeydiler. Übey, arkadaşlarına şöyle dedi:

   -Muhammed, “Allah ölüleri diriltecektir” diyor. Lât ve Uzzâ’ya andolsun ki ben şimdi yanına gidip, onu susturacağım.

   Yanındakiler büyük bir keyifle onu izlemeye koyuldular. Übey, eline çürümüş bir kemik aldı ve Sevgili Peygamber (a.s.m.)’ın yanına gitti:

   -Ya Muhammed! Çürüyüp gitmiş şu kemiklerin, yeniden diriltileceğini söylüyorsun öyle mi? dedi.

   Güzeller güzeli Peygamber (a.s.m.) karşısındaki cahil adama hiç kızmadan cevap verdi:

   -Evet, ben bunu diyorum. Çünkü Rabbim öyle söz verdi, dedi.

   Übey bin Halef alaylı bir tavırla elindeki kemiği ufaladı ve tozunu havaya savurdu:

   -Demek sen bunun öyle olacağını düşünüyorsun, dedi.

   Çevredekiler dikkatle onları izliyordu. Übey konuşmaya devam etti:

   -Ey Muhammed! Peki, çürüyüp yok olmuş bu kemikleri kim diriltecek?  Ölüp gittikten sonra her şey biter ve son bulur.

   Übey büyük bir yanılgı içindeydi. Her şeyi yoktan var eden Yüce Allah, var olan bir şeyi haydi haydi yeniden yaratabilirdi. Bu, Onun bir tek emrine bakıyordu. “Ol” dediği anda herkes bir anda ölüp yeniden dirilebilirdi.  Bunu anlamak çok kolaydı. Kışın kupkuru hale gelen dalların bahar mevsiminde yeniden yeşermesi, işte bunun en güzel örneğiydi. Fakat Übey bunu anlamak istemiyordu. Sevgili peygamberimiz onu sabırla dinledikten sonra şu cevabı verdi:

   -Evet, Allah seni de öldürecek! Sonra diriltecek! Sonra da seni cehenneme sokacak!

   Übey bin Halef’in şaşkın bakışları esnasında gökten bir vahiy geldi. Cebrâil Aleyhisselâm Peygamber (a.s.m.)’a, Allâh’ın bu duruma açıklık getiren mesajlarını, yani Yâsin Sûresi’nin 77 ile 78’inci âyetlerini iletiyordu.»[16]

 

              79.          Söyle ona. “Onu ilkin kim yarattıysa, işte O diriltir; 50/15

                             Çünkü Allah, yaratmanın her türlüsünü[17] ziyadesiyle bilir. 15/86

                «Halg, hem “yaratma” hem “yaratılanlar” anlamına geldiği için, bu cümle bu iki manayı da yansıtmak üzere şu şekilde açıklanmıştır: Allah Teâlâ, yaratılanların hepsini bütün ayrıntılarıyla, her birini, toplanan ve dağılan parçalarıyla, usulü ve fürûu, içinde bulunduğu durumları, nitelik ve nicelikleri, her türlü özellikleriyle bilir; yaratmanın da her türlüsünü, maddeli-maddesiz, aletli-aletsiz, örnekli-örneksiz her çeşidini gerçekleştirir.»[18]

                «Evrenimize uzaklardan bakarsanız, uzaya serpilen 200 milyar galaksiyi ve galaksi kümelerini görürüz. Evrende 2 milyar kere katrilyon adet yıldız olduğu tahmin ediliyor. Allah öyle bir kudrete sahiptir ki, evrenin tüm maddesini tek kum tanesine sıkıştırabilir; yok eder veya var eder. Evrenimizi bir saniyede katrilyonlarca kez yaratan kudret, dilerse bir anda sayısız evrenler yaratabilir de yok edebilir de.»[19]

80.          O öyle bir yaratıcıdır ki, [yoktur cihanda hiçbir eşi];

                Yeşil çekişmeden/oksijenden, oluşturan odur ateşi.

                [Ateş tutuşturmak istediğinde içinizden herhangi bir kişi],

                İşte, ancak şu çekişen yeşille yakabilmektesiniz bu ateşi.[20] (56/71-73)

«Klasik müfessirler, âyetteki “yeşil ağaçtan” kastın –ki bu yeşil ağaç, içinde su olan bir ağaçtır- Arabistan çölünün bazı nahiyelerinde biten ve halkın kendisinden ateş tutuşturduğu “merh” ve “afar” ismindeki iki çeşit ağaç olduğunu beyan ederler.»[21]

«Her ağaç türünde sürtme sonucu ısınma ve ateşe dönüşüp yanma özelliği vardır. Fakat Arabistan çöllerinde Merh ve Afar diye iki ağaç vardır ki, yeşil de olsa birbirine sürtüldükçe çakmak vazifesi görür ve ateş yakmada kullanılır. Elektrik enerjisinin de böyle bir sürtünme sonucunda meydana geldiği bilinmektedir.»[22]

«Günümüz tefsircilerine göre âyet, petrole de işaret etmektedir. Bilindiği gibi petrol, yeşil ağaçların ve bitkilerin, toprakta çürüdükten sonra geçirdikleri kimyevî istihaleler sonucu meydana gelmektedir. Suudî Arabistan’ın da bir zamanlar yemyeşil, şimdi ise bir petrol ülkesi olduğu malumdur.»[23]

[Cenâb-ı Hak, istimrara/aralıksızlığa/sürekliliğe delalet eden yani hem o günü hem bugünü hem de yarını ilgilendiren muzârî (o günü, bugünü ve yarını kapsayan zaman) kipiyle “minhü tûgıdûn / Siz, ateşi şu an onunla yakıyorsunuz; sizden sonrakiler de ateşi aynı nesneyle yakacaklar” buyurduğu halde,[24] “şecerul-ahdar” ifadesini, dün hemen hemen kimsenin kullanmadığı petrolle, hele hele bugün hiçbirimizin görmediği ve ancak Arabistan’ın sadece bir kısım bölgelerinde yetişen iki çeşit ağaç çeşidiyle açıklamak, evvelki müfessirler için mazeret sayılsa da, bugünkü müfessirler, bu konuda mazur görülemezler].

«Biz, “yemyeşil ağaçtan çıkan ateş” ile “yemyeşil ağaçtan çıkan oksijen”in kastedildiği ve bu âyette mûcizelerin en büyüklerinden birinin daha gözler önüne serildiği kanaatindeyiz. Çünkü “ateş”in oluşabilmesi için o ortamda bulunması gereken şey “oksijen”dir. Oksijen gazı, yeşil bitkilerde bulunan klorofil adı verilen yeşil pigmentler tarafından üretilmektedir. Nitekim “yanma” denen kimyasal olay, yanıcı maddelerin oksijenle birleşmesi olayıdır (Ana Britannica; c:32, s:97). Atmosferdeki serbest oksijenin neredeyse tamamı fotosentez denen bu kimyasal olay sonucunda açığa çıkmıştır (Ana Britannica; c:24, s:154).

Âyetin sonundaki “Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz” ifadesi sadece Hicaz’daki Arapların değil, tüm insanlığın bu ateş kaynağını yakıp durduğunu vurgulamaktadır.

Oksijen sadece “yanma” için değil, canlıların yaşaması için de vazgeçilmez bir elementtir. Bu nedenledir ki, 80. ayette geçen “O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır” ifadesiyle canlıların yaratılması kadar yaşamlarının sürdürülmesi de Allah’ın kontrolündedir mesajı verilmektedir.» [25]

Kur’an Oksijeni Tantıyor-Hâluk NURBAKİ

«İnsanların, 15 asır önce bu âyetin sonsuz biyoloji sırrını anlamaları imkânsızdı. Çünkü o devirde, yanma olayının içyüzü bilinmiyordu.

Yıllar, asırlar sonra; yanma olayının havadaki okijenle; yakmak istediğimiz maddenin karbonun birleşmesinden doğduğu anlaşıldı. Daha sonraki yıllarda da hava oksijenini bitkilerin, yeşil ağaçların imal ettiği anlaşıldı.

Yakmak için kullandığımız temel maddeyi yeşil ağaç yapmaktadır. Ateş dediğimiz olay, oksijenin etkinleşmesi olayıdır. Oksijensiz yanma olmaz. O halde, yeşil ağaçtan çıkan oksijen demektir.

Şimdi âyeti tekrar okuyalım:

“Bizim yakıp durduğumuz ateş, yeşil ağaçtan çıkmaktadır.”

Âyet, 15 asır önce oksijeni ve onun doğuşunu, akıl almaz bir mûcize olarak vermektedir. Yalnız bu yönü ile [bile], Yâsin sûresinin 80’inci âyetini okuyan her kimya ve biyoloji bilgininin iman etmesi için kaçınılmaz bir bilim saygısıdır.

Âyet, mahşerdeki dirilmeye de ışık tutmaktadır:

Âyette, biyolojinin temel bir yasası vurgulanıyor. “Allah, yaş ağaçtan oksijen çıkarır. Siz onu yakıp duruyorsunuz” derken, bu biosentez olayını hatırlatıyor ve canlılığın karbondaki bir değer değişiminden ibaret olduğunu, bu sırrın [bu işlemin] Allah’ça çok kolay yapıldığını vurguluyor:

“Ey insanoğlu! O ufalan kemiklere takılma. Biosentezdeki ilâhi sırrı gör. Gör de, benim için bir ölüyü canlandırmanın ne kadar kolay olduğunu sez. Görmüyor musun, bir ağaç kuruduğunda çürümüş bir kemikten farksızdır. Ben dileyince, baharda ona hayat verip yakmanız için nasıl oksijen yaptırıyorum hele bir bak” demeye getiriyor.»[26]

 

                81.          Gökleri ve yeri yaratan [o yüce varlık],

                                Kendileri gibilerini yaratırken çeker mi darlık?

                                Bilâkis, [bu iş ona göre çok daha kolaydır];

                                O, her şeyi bilen mükemmel bir yaratıcıdır. 15/86

«Âyetteki, “Hallâgul-alîm / yaratmayı çok iyi bilen” ifadesi, Rabbimizin yaratıcılığının çeşitliliğine işaret etmektedir. Meselâ, Rabbimiz Âdem’i anasız babasız, İsa peygamberi de babasız yaratmıştır. Ayrıca Rabbimiz Rum suresinin 19–24. ayetlerinde bildirildiği gibi ölüden diri, diriden de ölü yaratmaktadır. Bunlardan başka Rabbimizin topraktan yaratması, sudan yaratması, eşler hâlinde yaratması, gökleri yaratması, yeryüzünü yaratması, farklı diller ve renkler yaratması, bu yaratma çeşitliliğinin örneklerindendir.» [27]

 

                 82.          Bir şeyi (yaratmak) istediğinde, ona sadece OL der

                                Onun “ol” dediği her şey, derhal oluş sürecine girer.[28] 2/117. 3/59. 16/40

  «Bundan bin yıllar önce hiçbirimiz yoktuk. Ses yoktu. Isı, ışık, hava yoktu. Kısacası hayat yoktu. Bir tek Allah vardı. En yetkin sıfatların sahibiydi. Bu mükemmel evreni yaratarak sonsuz gücünü, rahmetini ve sanatını gösterdi. Melek, cin ve insan gibi bilinçli varlıkları yaratarak onların kavrayışlarıyla da sanatını tanıtmak istedi. Ve varlığa ilk emri verdi: “Ol!” dedi Allah. Oluverdi varlık. Her şey o emre uydu. Ve tek kelimeyle her şey var oldu. Karanlıklar son buldu. Işık o emirle parladı. Yokluk o emirle var oldu. Yüce Allah sonsuz gücüyle evreni yarattı. Dünyayı içinde yaşanılacak bir yer yaptı. Karaları dağlar ve bitkilerle döşedi. Denizleri balıklar ve yosunlarla süsledi. Sayısız canlı varlık yarattı. Onlarla dünyayı şen ve yaşanır kıldı. Güneşi ve ayı, dünyaya hizmetçi kıldı. Güneş, ışık saçan bir avize oldu.; dünyayı aydınlattı. Aşçı oldu; meyveleri pişirdi. Isıtıcı oldu; canlıları ısıttı. Ay bir takvim oldu; zamanı hatırlattı. Gece lambası oldu; geceye ışık tuttu. Tonlarca su taşıyan bulutlardan dünyaya damla damla sular akıttı. Yerin katmanlarına petrol, kömür, altın ve daha nice madenler yerleştirdi.

Sonsuz güç sahibi Allah, “0l” demişti. O emirle yedi kat gök kuruldu. Sema yıldızlarla süslendi. Ay yerleşti, güneş ışıltıyla gülümsedi. O emri dinlemişti her biri… “Ol” demiş, olmuştu her şey. Bilimin big-bang dediği bu oluşumu, Kur’an bize seneler öncesinden haber veriyor.»[29]

 

                83.          Sübhan’dır/ mükemmeldir/ eksiksizdir/

                                Tek kelimeyle muhteşemdir /emsalsizdir;

                                Her şeyin melekûtü/tasarrufu kendisinin elindedir. 6/75. 7/185. 23/88

                                Zaten eninde sonunda [diriltildikten sonra] hepiniz,

                                Sadece ve sadece o noksansız zâta götürüleceksiniz. 36/20. Bkz: 32/11. 50/43. 62/8

«Yâsin’in son âyeti, sûrenin özeti konumundadır. Aynı zamanda dinin özü olan tevhit ve âhiret inancını ortaya koymaktadır.»[30]

«Bu âyet hakkında İbni Abbas hazretlerinin, “Yâsin’in ve onu okumanın niçin bu kadar faziletli olduğunu bilmiyordum; meğer bu âyetten dolayı imiş” dediği nakledilir.»[31]

   «Sûre, Allah Teâlâ’nın melekûtünü / azamet ve kudretini beyan eden bu âyet-i celîle ile son buluyor. İbn Abbas’a bu sûrenin niçin bu kadar faziletli olduğu sorulunca, “Bunu tam olarak bilmiyorum, fakat (galiba) son âyeti yüzünden olsa gerektir” diyor.»[32]

                Âyeti pek değerli kılan mademki melekût meselesidir. Bu konu iyice irdelenmelidir.

                Melekût ile ilgili oldukça çok ön bilgi topladım. Lâkin birçoğunu inandırıcı bulmadım.

                Kur’an’a uygun gördüklerimi dilim döndüğünce aktaracağım. İknâ olduklarımı paylaşacağım.

                Mal, mülk, milk, melik, mâlik ve mülkiyet, birbirlerinden türemektedir. Kendilerine şu anlamlar yüklenilmektedir:

yasin kelimeler

«Melik, sözlükte mastar olarak "sahip olmak, hükmetmek, yönetici olmak" demektir. Bu kökten gelen kelimeler Kuranda 214 yerde geçiyor. Başlıca iki ana anlamda kullanılıyor: 1- Sahip olma-yönetme (mâlik) 2- Güç ve iktidar (melik).  Kur’an’da mülk, mâlik, meleket eymânihim, melekût, melâike, melek, milk, temlik kelimeleri "sahip olma-yönetme" anlamında, mülk, melik, mulûk kelimeleri de “güç ve iktidar" anlamında kullanılmaktadır.  Görüldüğü gibi mülk, "mal ve iktidar" anlamında kullanılmaktadır. Mülkü şöyle tarif etmek mümkündür: "Makam (iktidar) mal getirir, mal da iktidara götürür; bu ikisine birden mülk denir."  Şu hâlde mülk sahipleri demek, "servet/mal ve iktidar/egemenlik sahipleri” demektir. Çağımızda buna siyaset ve iktisat veya ekonomi-politik deniyor. 

Kur’an’da sık sık geçen “Lehülmülk", “Mülk Allah'ındır. Mülkiyet Allah’a aittir” demektir. Çünkü mülk, mala ve tasarruf gücüne sahip olma demektir. "Yerde, göklerde ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü Allaha aittir” ifadesi, mülkiyetin Allah'tan başkasına izafe edilemeyeceğini gösterir. Kur'an, hem "İnsanların meliki" (Melikinnâs) hem de "Mülk Allah'ındır (Lehülmülk)" diyor. Çünkü melik canlı varlıklar için, mülk de cansız varlıklar için kullanılır. Nitekim Türkçe'de mal ve mülkün birlikte kullanılması ikisi arasında kopmaz bir bağ olduğu anlamına gelir. Malın iktidar, iktidarın mal getirmesi; buna da mülk denilmesi bu demektir.»[35]

«Melik, Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden biridir. Hükümdar ve kral anlamında bir kelimedir. Me-Le-Ke' fiilinden gelir. Me-le-ke, “mâlik ve sahip olmak” demektir. Kelime hem bir şeye sahip olmayı hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve mâlik anlamında 'melik, mâlik, melîk' kelimeleri kullanılır. Mastarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf hem insanlar hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim, Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O'nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Melik ya da mâlik olmak, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah'tır. Bütün kâinat Allah'ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir (3/26. 5/18). Allah gerek meliklik gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır (3/26). Mülkle ilgili olarak Kur'an'da geçen bir diğer önemli kelime "melekût"tür.»[36]

«Melekût, “her şeyin mutlak hâkimiyeti, tam mâlikiyeti, tam tasarrufu” anlamına gelmektedir.»[37]

«Melekût, mülkiyet, kudret, hükümdarlık, büyüklük anlamlarında “gerçek tasarruf gücünü” ifade eden, abartı kipinde bir kelimedir.»[38]

«Melekût (egemenlik) kelimesi, mülkiyette mübalağayı ifade eder; bununla, Allah Teâlâ’nın her şeyin sahibi ve mâliki olduğu, her şey üzerinde dilediği gibi ve hikmetine uygun olarak tasarruf gücünün bulunduğu bildirilmektedir.»[39]

İçinde “Melekût” Kelimesi Geçen Âyetler Dört Tanedir. Karşılaştırmalı Olarak Meâlleri Şöyledir:

En’âm 75: - “İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı[40] göklerin ve yerin büyük mülkünü[41] yaratılışındaki düzen, denge, plân ve bazı kanunların işleyişini[42] büyük ve hârikulâde muhteşem varlıklarını[43] göklerin ve yerin muhteşem hükümranlığını[44] görkemli egemenlik mekanizmasını[45] göklerin ve yerin acâibini ve güzelliklerini [46] kudret ve saltanatı, tasarruf ve hikmeti[47] gösterdik / (Allah’ın) gökler ve yer üzerindeki güçlü hükümranlığı ile ilgili (ilk) kavrayışı kazandırdık, ki kesin ilme erenlerden[48] gerçeği görüp bilerek inananlardan[49] kesin inançlılardan[50] kesin iman edenlerden[51] sağlam müminlerden[52] tevhîd hususunda yakîn sahibi[53] gerçek ve şüphesiz bilgiye sahip[54] olsun.”

             

                75.          İbrahim’e, göklerin ve yerin egemenliğini[n bize ait olduğunu] gösterdik;

                               Çünkü biz, onun iknâ olanlardan/yürekten inananlardan olmasını istedik.

En’âm 75 Biz İbrahim’e böylece göklerin ve yerlerin melekûtunu gösteriyoruz, (Ona fıtratta hâkim ilâhî kanunları görecek basiret veriyoruz) 29

29 «İbrahim’e göklerle yerin melekûtunu göstermek tabiattaki kanunları görecek basireti vermektir. Bununla Allah’ın bütün kâinata hâkim olduğu anlatılmakta; sâbiîler tarafından tapılan güneşin, kamerin yıldızların ve sair semavî ecrâmın ancak Allah tarafından yaratılan şeyler olduğu gösterilmektedir.»[55]

A’râf 185 - “Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama[56] göklerin ve yerin muazzam mülkiyetine[57] hükümranlığına[58] görkemli mekanizmasına[59]  (Allah’ın) göklerde ve yerdeki o muazzam mülk ve saltanat(ın)a[60] mutlak egemenliğine[61] mülkiyet ve tasarrufuna[62] göklerin ve yerin yönetimine[63] bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete[64] saltanat ve tedbîre[65] bakmıyorlar mı? Göklerin ve yerin hükümranlığını, o muazzam saltanatı[66] gözlemlemiyorlar mı?”

 

                185.        Bakmadılar mı göklerin ve yerin mutlak otoritesine?

                               Göz atmazlar mı Allah’ın yarattığı şeylerin niteliğine?

                               Nazar etmezler mi ecellerinin yaklaşmış olabileceğine?

                               [Karar versinler], bundan sonra hangi söze iman edeceklerine.

Mü’minûn 88 – “Her şeyin melekûtü[67] aslı esası[68] mülkiyeti[69] mülkiyet ve hazineleri[70] yönetimi[71] mülkü ve yönetimi[72] mülkü ve tasarrufu[73] gerçek yönetimi[74] melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi)[75] hükümranlığı[76] tüm varlıkların egemenliği[77] saltanat ve tasarrufu[78] kendisinin elinde olan kimdir? diye sor.”

 

                88.          De ki: Her şeyin dizginini elinde tutan ve her varlığı kollayan,

                               Fakat kendisi kimsenin koruyup kollamasına muhtaç olmayan,

                               Kimdir? Haydi! Biliyorsanız (söylesenize).[79]

Mü’minûn 88. “De ki: “Eğer biliyorsanız; her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?” 89.Onlar, “Allah’ındır/Allah’tır” diyecekler. Sen: “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” de.

Yâsin 83 – “Her şeyin melekûtü[80] egemenliği[81] hükümranlığı[82] tam mülkü[83] mülkiyeti ve tasarrufu[84] mülkü (mukadderat ve tasarrufu)[85] tasarrufu (ve kudreti)[86] tasarrufu ve tedbîri,[87] hükümranlığı ve mülkü[88] tasarruf sahipliği[89] elinde olan benzersizdir.[90] Hepiniz O'na döndürüleceksiniz.”

                Rabbimizin Yâsin Sûresi’nde Bildirdiği Tam Tasarrufu / Kullandığı Yetkileri Nelerdir?

                1- Ölüleri diriltmesidir. Bir de ölü / kupkuru toprağı yeşertmesidir:

               12.          Kesinlikle biziz biz,

                               Ölüleri biz diriltiriz. 36/78-79. 81-82

                33.          (Bu hususta) bir âyettir/bir yasadır[91] onlar için, ölü toprağın bizce diriltilmesi;

                               Ve yalnız kendisiyle beslendikleri tanelerin, o yerden / topraktan bitirilmesi.

                34.          Oradaki hurmalıklardan ve bağlardan oluşan bahçeleri biz yaptık;

                               Oradaki gözelerden [kaynayan halis suları] biz fışkırttık/biz akıttık.

                2- Ana karnındaki cenini hücrelere bölmesidir:

                22.          Hem ben, niçin kulluk etmeyeyim ki, beni [hücrelere] bölen[92] [Rahmân’]a;                        

                3- Ölen kimselerin huzurundan başka bir yere gidememesidir:

                22.          Eninde sonunda, [son nefesinizde] hepiniz döndürülecek değil misiniz ona?” 36/32, 52-54               

                4- Yakaladığını, dünya bir araya gelse kimsenin elinden alamaması hatta buna aracılık dahi edememesidir:

                23.          O Rahmân’ın yanı sıra edinir miyim ben hiç başka ilâhlar?

                               [Rahman dururken, sahte ve güçsüz tanrılara ne gerek var]?”

                               Hem rahman bana bir zarar vermek istese, onlar bana ne şefaat edebilirler,

                               Ne de beni, [mücrimlerin cayır cayır yanacağı cehennemden] kurtarabilirler.” 36/59-64

                5- Sevdiklerine itibar etmesi, onları cennetine girdirmesi ve bunu kimsenin engelleyememesidir:

                26.          [Bu adamcağız vatandaşları tarafından hunharca katledildi];

                               Kendisine: “sen cennetliksin/ haydi gir şu cennete” denildi; 36/55-59

                6- Bir seslenişle, bir “ol” deyişle, dünyayı düşmanlarının başına geçirebilmesidir:

                29.          Gerekseydi, sadece bir sesleniş (işlerini bitirmeye) yeterdi;

                               Yediden yetmişe hepsi bir anda küle döner/ savrulur giderdi.

                6- Elçileriyle alay edenlerin kentlerini, o şımarıkların tepesine indirmesidir:

                30.          Yazıklar olsun şu kullara;

                               Gark olsunlar pişmanlıklara!

                               O kullar ki ille ve ille,

                               Alay ederlerdi kendilerine gelen her elçi ile.

                31.          Kendilerinden önce nice kentleri yok ettiğimizi görmüyorlar mı? 36/45, 49         

                7- Bizi, bitkileri ve nice şeyleri çift/eşeyli /erkekli-dişili[93] olarak yaratmasıdır:

                36.          Şânı ne yücedir, eşeyli yaratanın, yeryüzünde yetişen tüm bitkileri;

                               Yanı sıra, bizzat kendilerini ve henüz bilmedikleri diğer her şeyleri.[94]

                8- Geceyi, Güneş’i ve Ayı birer âyet / değişmez ve değiştirilemez yasalara tabi kılmasıdır:

                37.          Gece de onlar için bir âyettir;

                               (Sınırsız kudretimize bir işarettir).

                               Gündüzün aydınlığını, sıyırıp çıkarırız biz o geceden;

                               [O vakit], kendileri karanlığa gömülüverirler aniden.

                38.          Güneş de bir âyettir/o da öyledir;

                               Kendi yörüngesinde akıp gitmektedir.

                               Onun bu seyri, En Yüce’nin ve her şeyi bilenin bir takdiridir;

                               (Yani sınırlarını, ölçülerini ve kanunlarını, onun belirlemesidir).[95]

                39.          Ay da öyledir;

                               [O da insanlar için bir âyet /bir işaret /bir mucizedir].

                               Biz ona menziller tayin ettik; (o konakları dolaşır durur);[96]

                9- Dopdolu gemilerin su üstünde durmasını ve apağır uçakların havada uçmasını sağlamasıdır:

                41.          Yine âyettir onlar için, (insan) soyunu dolu gemi[ler]de taşımamız;

                42.          Keza (havada ve suda), binebilecekleri benzeşik taşıtlar yaratmamız.

                10- Rızıklarımızı yaratması, aramızda dağıtması, özel mülklere ölçüler koymasıdır:

                47.          “Alâh’ın size verdiği rızıktan (yoksullara) infâk edin” denildiğinde kendilerine,

                11- Hepimizi panikletecek olan “Son Saat’in kurucusu ve günü geldiğinde çaldırıcısıdır:

                50.          [Lâkin Son Saat] o kadar ani gerçekleşecek ki, [panikleyecekler];

                               (İşte o an), ne vasiyet edebilecekler,

                               Ne de ailelerine geri dönebilecekler.

                12- Ağzı konuşturduğu gibi elleri de konuşturması ve bu itiraflara ayakları şahit tutmasıdır:

                65.          O gün, mühür basarız mücrimlerin /suç işleyenlerin ağızlarına;

                               Bizimle elleri konuşur, ayakları da tanıklık eder kazandıklarına.              

                13- Sahip kıldığı tüm kabiliyetlerimizi, istediği anda ortadan kaldırmasıdır:

                66.          (İnsanların iyi ile kötüyü ayıramamalarını) isteseydik,

                               (Gerçeği) görme melekelerini tümüyle yok ederdik.

                               0 vakit, (doğru) yoldan (çıkmak için) yarış ederlerdi

                               [Peki], bu vaziyetteyken (gerçeği) nasıl göreceklerdi?

                67.          Evet; eğer (iradelerini ellerinden almak) isteseydik,

                               Onları, konumlarına uygun çirkin bir hâle çevirirdik.

                               Güçleri, onları ne ileri götürebilirdi

                               Ne de bir daha geri döndürebilirdi.

  14- Ömür vermesi, ömrümüzü uzattıkça kabiliyetlerimizi ellerimizden almasıdır:

                68.          Kimin ömrünü uzatırsak / artırırsak yaşını,

                               Yeteneklerini kısar /tersine çeviririz yaratılışını.

                15- Bazı hayvanları bizim için evcilleştirmesi ve onlardan yararlanmamızı sağlamasıdır:

                71.          Hayvanları kendileri için yarattığımızı sözüm ona görmüyorlar?

                               Bizim eserimiz olan o davarlara, [sayemizde] sahip bulunuyorlar.

                16- İnsanı, milyonlarca kromozomların yalnız birisinden yaratmasıdır:

                77.          [Nankör] insan, kendisini bir spermden yaratığımızı sanki bilmiyor?

                               [Olanca acizliğine rağmen, tutup bize karşı] esaslı bir hasım kesiliyor.

                17- Yeşilliklerden oksijen oluşturması, ateşi onunla yaktırmasıdır:

                80.          O öyle bir yaratıcıdır ki, [cihanda yoktur eşi];

                               Yeşil çekişmeden/oksijenden, olduran odur ateşi.

                               Göklerin ve yerlerin var edicisi

                81.          Gökleri ve yeri yaratan [bu yüce varlık],

                               Kendileri gibisini yaratırken çeker mi darlık?

                               Bilâkis, [bu iş ona göre çok daha kolaydır];

                               O, her şeyi bilen mükemmel bir yaratıcıdır.

[Sâffât Sûresinin 130. âyeti bir kıraate göre ÊL-İ YÊSÎN şeklinde okunmaktadır.  “Yâsin Ailesi” olan, yani bu sûrenin gösterdiği istikametleri düstur edinen herkes, bizzat Allah Teâlâ tarafından: “Selâm/mutluluk/esenlik, Yâsin ailesinin üzerine olsun” denilerek selamlanmaktadır].


[1] Evrensel Çağrı, 1033, not: 35. Prof. Dr. Hamdi Döndüren  

[2] Kur’an Yolu, 2/204. Heyet, D.İ.B. * «Bu anlayışa göre pençeli ve yırtıcı hayvanlar ile at, eşek, katır gibi tek tırnaklı hayvanlar bu gruba girmez (krş. Nahl 16/5-8; Mü’minûn 23/21; Zümer 39/6; Elmalılı, III, 1549). Ğâfir sûresinin 79. âyetine dayanarak at, eşek, katır gibi kendilerinden faydalanılan hayvanların en‘âm türüne girdiğini ileri sürenler olmuşsa da Ebû Hayyân bu görüşün zayıf olduğunu söylemektedir (el-Bahrü’l-muhît, Beyrut 1983, VII, 478)» {Kuran Yolu, MAİDE SURESİ 1}.

[3] Kur’an Yolu, 4/512. Heyet, D.İ.B.

[4] Beyânül-Hak, 1/300. Prof. Dr. M. Zeki Duman

[5] Mustafa Yıldız

[6] (M. İslâmoğlu)

[7] (M. İslâmoğlu)

[8] (Mahmut Kısa)

[9] (Mahmut Kısa)

[10] Hayat Kitabı, 882, not: 2. M. İslâmoğlu

[11]Kur’an Yolu, 4/513-514. Heyet, D.İ.B.

[12] Beyânül-Hak 1/313. Not: 1. Prof. Dr. M. Z. Duman

[13] Sonsuzluk Yolculuğu, 210, Dr. Muhammed Bozdağ

[14] (M. Kısa)

[15] Zemahşerî, 3/293’den, Kur’an Yolu, 4/514. Heyet, D.İ.B.

[16] canım kitabım Kur’an, 278, 279. Nurdan Damla

[17] “Yaratılışın tüm ilmini bilir” {Hâluk Nurbaki}. * “O her türlü yaratmayı gayet iyi bilir” {Ali Turgut}.

[18] Kur’an Yolu, 4/514. Heyet, D.İ.B.

[19] Sonsuzluk Yolculuğu, 32 ve 34, Dr. Muhammed Bozdağ

[20] “Nitekim siz ondan ateş yakıyorsunuz” {Talât Koçyiğit}. * [Ateşi ondan / ateşi onunla yakıyorsunuz. Onun sebebiyle temin ediyorsunuz]

[21] Bkz: Allah Kelâmı, 971, not: 25. Ali Ünal;

[22] Evrensel Çağrı, 1033, not: 35. Prof. Dr. Hamdi Döndüren

[23] Allah Kelâmı, 971, not: 25. Ali Ünal

[24] Bkz: Hülâsatül-Beyan. 11/ K.  Mehmed Vehbi

[25] Tebyînül-Beyân, Hakkı Yılmaz, istekuran@hotmail.com  

[26] Kur’ân-ı Kerim’den âyetler ve İlmî Gerçekler, II, 50-54, Dr. Hâluk NURBAKİ, ANKARA-1985

[27] Tebyînül-Beyân, Hakkı Yılmaz, istekuran@hotmail.com  

[28] M. İslâmoğlu.

[29] canım kitabım Kur’an, 17, 18. Nurdan Damla

[30] Tebyîn, Hakkı Yılmaz

[31] Kur’an Yolu, 4/474. Heyet, D.İ.B.

[32] Hayat Kitabı’ndan kısmen, 871, M. İslâmoğlu

[33] Mâide 20. «Hani Mûsâ, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı. Sizi hükümdarlar kılmıştı ve (diğer) toplumlardan hiçbirine vermediğini size vermişti"» {Diyanet Meali}. * «Fîküm sözcüğü, herkesin değil, ancak içlerinde bazı insanların peygamber olduğunu belirtir. Oysa “Vecealeküm mülûken: Sizi krallar yaptı" ifadesi, hitap edilenlerin hepsinin kral, mülk sahibi, özgür, egemen olduğunu belirtir» {Prof. Dr. Süleyman Ateş Kur’an Ansiklopedisi Kuba Yayınları}.

[34] www.hasenat.net

[35] Nüzül Sırasına Göre YAŞAYAN KUR'AN, İhsan Eliaçık, 144-146

[36] Şamil İA

[37] Allah Kelâmı. 917, not 27, Ali Ünal; Ö. N. Bilmen, 6/2958

[38] Şamil İA, Yaşar K. AYDINLI

[39] Kur’an Yolu, 4/516 Heyet, D.İ.B.

[40] Diyanet Meali

[41] Hasan Basri Çantay Meali

[42] Celal Yıldırım Meali

[43] Süleyman Ateş Meali

[44] Suat Yıldırım Meali

[45] Fizilalil Kuran Meali

[46] Ali Fikri Yavuz Meali

[47] Abdulbaki Gölpınarlı Meali

[48] Diyanet Meali

[49] Yaşar Nuri Öztürk Meali

[50] Fizilalil Kuran Meali

[51] Diyanet Vakfı Meali

[52] Şaban Piriş Meali

[53] Ali Fikri Yavuz Meali

[54] Abdulbaki Gölpınarlı Meali

[55] Tanrı Buyruğu, 238, not 29

[56] Diyanet Meali

[57] Ömer Nasuhi Bilmen Meali

[58] Diyanet Vakfı Meali

[59] Fizilalil Kuran Meal

[60] Hasan Basri Çantay Meali

[61] Muhammed Esed Meali

[62] Ali Fikri Yavuz Meali

[63] Şaban Piriş Meali

[64] Ali Bulaç Meali

[65] Abdulbaki Gölpınarlı Meali

[66] Suat Yıldırım Meali

[67] Elmalılı Hamdi Yazır Meali

[68] Yaşar Nuri Öztürk Meali

[69] Şaban Piriş Meali

[70] Ali Fikri Yavuz Meali

[71] Muhammed Esed Meali

[72] Süleyman Ateş Meali

[73] Celal Yıldırım Meali; Hasan Basri Çantay Meali

[74] Suat Yıldırım Meali

[75] Diyanet Vakfı Meali

[76] Diyanet Meali

[77] Fizilalil Kuran Meali: 

[78] Abdulbaki Gölpınarlı Meali

[79] (M. İslâmoğlu)

[80] Elmalılı Hamdi Yazır Meali 

[81] Yaşar Nuri Öztürk Meali

[82] Diyanet Meali; Süleyman Ateş Meali; Fizilalil-Kuran

[83] Ömer Nasuhi Bilmen Meali

[84] Ali Fikri Yavuz Meali

[85] Celal Yıldırım Meali

[86] Hasan Basri Çantay Meali

[87] Abdulbaki Gölpınarlı Meali

[88] Ali Bulaç Meali

[89] Muhammed Esed Meali

[90] Şaban Piriş Meali 

[91] “Ölü toprağı canlandırmamız bir işaret, bir bilimsel yasa / bir âyettir. Ondan taneler çıkardık” {Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Dr. Haluk Nurbaki}

[92] «Hamileliğin 1. ayında ana rahmindeki bebek henüz daha milimetreden bile daha ufak pozisyondadır, daha yeni hücresel farklılaşma olmuştur, yani birkaç hücreden ibarettir ve organ farklılaşması daha yeni başlamıştır. Ana rahmine yeni düşüp spermle yumurta hücresi döllendikten sonra tek bir hücre haline gelir ve hücreler bölünerek embriyoyu oluşturur» {www.uzmantv.com}. * «Döllenmiş yumurta fal lop tüpünden geçerek korunaklı rahme yerleşir. Döllenmeden bir gün sonra yumurta bölünmeye başlar genetik kodların kopyalanması için. İlk başta kromozomlar üretilir. Fal lop tüpünden geçince sürekli bölünerek blastosist adını alır. Yüz hücreye ulaşır ve ikiye ayrılır. Hücrenin dışı plasentayı oluştururken, iç kısmı da embriyoyu meydana getirir. Bu aşamada hücrenin içindeki kümelere kök hücre denir. Bu kök hücreler iki yüzden fazla değişik hücreye dönüşme özellikleri vardır. Vücudun herhangi bir parçasını oluşturabilirler.» {www.biyolojiegitim}.

[93] «Zevc kelimesi, Yâsin 36’da “çift (erkek-dişi vb. karşıtlar) anlamında geçmektedir» {KUR'AN'DA "ZEVC" KELİMESİ, Mevlüt ERTEN}.

[94] «Bugün artık biliyoruz ki, bir toz zerresinden yıldızlara kadar bildiğimiz ne varsa, hepsinin yapıtaşlarını teşkil eden atom parçacıkları ve daha aşağı seviyedeki parçacıklar, yaratılırken daima anti maddeleriyle birlikte karşıt-çift olarak yaratılırlar» {Âyet ve Hadislerle Meâl, 2/1521, not: 30}. * «İnsanların Kur’an’ın indiği sırada bilmediği birçok şeyde de çift yaratılma özelliğinin bulunduğu, yeni yeni ortaya çıkarılmış olup, bu, ileride daha nice varlık çiftlerinin keşfedilebileceğinin işaretidir. Paul Dirac adlı bilim adamının, atom parçacıklarının da çift yaratıldığını yani elektron karşısında pozitronun bulunduğunu tespit edip, ‘Parite Kanunu’nu keşfetmesi ve bu sayede Nobel ödülü kazanması, bu ayetteki anlam derinliğine ışık tutucu bir gelişmedir.» {Kur’an Yolu, 4/488}. Bkz. 13/3. 20/53. 22/5. 31/10. 35/11. 36/36. 50/7

[95] Ahmet Tekin

[96] (M. Öztürk)