07.07.2022 / Deneme

Ben. Ki âşık. Yani o güzeli seven kişi. Kalbimde kocaman bir sevda var. Halimi o güzele anlatmak isterim. Ama gel gör ki kalemin ucu eğri. Yalan yanlış yazar. Güvenemem. Mürekkep kapkara bir leke gibi simsiyah. Kâğıdınsa önü var, arkası var. Oldu mu sana ikiyüzlü. Şimdi hal böyleyken, o ay yüzlü dilbere aşkımı anlatmak için kimden yardım isteyeyim? Ya da aşkımı ona açması için kimi aracı kılayım?

Uzayıp giden raylar, sonsuz bozkır, bembeyaz bulutlar. Sevdalı bir kara oğlan. Sevilen bir güzel kız. Hepsi bu yolculuğun ortak noktasıydılar.

Sevdiceğini her gördüğünde üstat Nabi’nin o meşhur beytini hatırlardı oğlan. Her okuyuşunda annesinin duasını almışçasına içi huzurla dolardı. Şimdi yine karşısında o ay yüzlü güzel ve yine dilinde kelimeler.

‘Kalem kec-dil,

Mürekkeb ru-siyeh,

Kağıt dü-ru

Bilmem, kimi etsem

O şuha arz-ı halim yazmada mahrem?’

Sen dedi kız. Ne vakit bir araya gelsek dilinde bir garip tekerleme. Söylersin, işitilmez sesin. Duymak için yakınına gelirim. Sen susarsın. Nedir bu dilindeki sır? Bu söylediğinin anlamı nedir? Söyle de bu sis dağı aydınlanıversin.

sen susarsın

Sevdiceğini dinlerken elleri terlemişti oğlanın. Hızlanmış olan kalp atışlarını gizlemek istercesine dönüp raylara baktı. Köstekli bir saatin zamanı yakalamaya çalışan ritimli tik tak sesi gibiydi yüreğinin gümbürtüsü. Cesaretini topladı ve döndü sevdiceğine:

Manayı bilir misin, dedi. Hani şu sadece beş duyudan ibaret olmayan duygu. Hani aklın sınırlarından sıyrılmış olan. Hudut çizilemeyen, şekle konulamayan.

Mesela sana dışarıdan bakan akıl ve kalp kendi aralarında şöyle konuşurlar: Akıl der ki: Bu kişi siyah elbisesinin üzerine mavi renkli bir gömlek giymiş. Ve boynunda çiçekli bir yemeni. Kalpse şöyle karşılık verir: Sonsuz gökyüzü ve tüm okyanuslar bir ay yüzlü  güzelin ayaklarına serilmiş. Pembe renge bürünmüş olan keder gözyaşlarından oluşmuş sanki tüm bedeni. Ve boynunda cennet bahçelerinin en güzel çiçekleri. Bu tanımlama karşısında şaşırdı kız. Yoksa dedi. Dilinde yanan o sözcükler de bunun gibi bir şey mi? Bu mihvalde kalp titreten sözcükler mi? Anlat bana. Bileyim ne demek istediğini.

Mana insanın kalbindedir, dedi oğlan. Ama ben yine de dilimin döndüğünce anlatayım. Kelimeler değil mi ki yüreklerin yansımasıdır. Dinle öyleyse:

‘Ben. Ki âşık. Yani o güzeli seven kişi. Kalbimde kocaman bir sevda var. Halimi o güzele anlatmak isterim. Ama gel gör ki kalemin ucu eğri. Yalan yanlış yazar. Güvenemem. Mürekkep kapkara bir leke gibi simsiyah. Kâğıdınsa önü var, arkası var. Oldu mu sana ikiyüzlü. Şimdi hal böyleyken, o ay yüzlü dilbere aşkımı anlatmak için kimden yardım isteyeyim? Ya da aşkımı ona açması için kimi aracı kılayım?

kimi aracı kılayım

Sözünü bitirince oğlan, kısa bir sessizlik oluştu. Öylece göz göze kaldılar bir süre. Doğru zaman değildi belki konuşmak için. Belki de bunca geç kalınmışlık doğru zaman kavramının sonucuydu. Hayat şu andı ve yaşanması gereken her ne varsa hemen şimdi yaşanmalıydı. Trenin acı ıslık sesiyle kendilerine geldi seven oğlan ve sevilen kız.

Sözü sevilen aldı. ‘ İyi ama’ dedi. Ve ekledi. Ya geç kaldıysan. Ya bana yazılmış başka bir aşk varsa. Yüreğin düşmez mi kedere. Aşk odu yakmaz mı gönül çerağını. Sen, kara yağızlı kara bahtlı çocuk. Aldırmadan zamanın öfkesine, kalkıp niyet etmişsin sevdalığa. Ama unuttuğun bir şey var. Ayazda açar mı çiçek. Gönül her mevsim bahar olur mu?

Bir memleket akşamında, hava serinken ve yatsı namazı vaktiyken zaman. Henüz uyumamışken insanlar, uyumamışken tabiat. Gözlerim ilk defa o akşam gördü seni. Sonra yüreğim dua olup aktı sana. O gün bugündür senden başka dua bilmedim. Senden başkasına âmin demedim. Evet, her mevsim tomurcuk vermez güller. Ama mevsim kış diye bahar gelmez mi sanırsın? Vakti zamanı gelince bozkıra düşmez mi yağmur? Yeşermez mi umudun bin bir türlüsü?

Peki dedi sevilen kız. Anlarım ki her sözüme vardır bir cevabın. Ama kelimelerden daha kıymetli olan bir şey var. Gönül derler adına. Madem söylediklerim doğrudur dersin. Anlat öyleyse. Bunca zaman kalbini nasıl muhafaza ettin. Gönlündeki sevda tepeleri haram sevgilere düşmeden nasıl dayandı bunca fırtınaya, bunca kara, kışa. Bir bir gerçekleri söyle. İnandır beni. İnanayım ki duana âmin diyeyim.

Kara bahtlı, kara yağızlı oğlan aldı söz sırasını. Söyledi tane tane: Görmeyince yok demek değil. Çünkü duyularından fazlasıdır insan. Görmüyor diye dağın ardını inkâr edebilir mi göz? Rüzgârın uzak diyarlardan taşıdığı sevda nağmelerini kulak inkâr edebilir mi? O ana şahit olunmadı diye yok denebilir mi aşığın yürek yangınına? Sen sevgili! Sen kara kız! Annemin ak sütü gibi helalsin yüreğime.

sen kara kız

‘Bana’ dedi, kız: Bana sevda sözcükleri söyleme. İhtiyacım olan şey bu değil. Duygudan yoksun kul kelamı istemem. İsterim ki anne babanın evladını, evladın da anne babasını tanımayacağı gün gelip çattığında. Ve sözü alıp konuştuklarında melekler: Ey kul! Biz gördük ve şahitlik ettik ki gönlünde Allah var. O’nunla bu kadar doluyken ve O’nun rızasını bu kadar gözetmişken. Kalbini kırmaya kim, nasıl cesaret etti diye sorduklarında, adını söylemeyeceğim duygular yaşat bana. Kalbin kalbime yakın olsun. O gün seni şahit göstereyim mutluluğuma.

Sessiz sedasız akıp maviye karışmıştı zaman. Yol bitmişti de birbirlerindeki yolculukları bitmemişti henüz. Oğlanın söyledikleri sevilenin kalbinde çiçekler açtırmıştı. Ama gel gör ki gönül yol kenarındaki herhangi bir çiçek bahçesi değildi. Herkes seyre koyulsa bile o bahçenin toprağından bir tek toz zerresi bile hak etmeyene verilmezdi. Biliyordu çünkü. Kalbinin sahibi değil, emanetçisiydi.

Yavaş adımlarla trenin demir ve soğuk olan merdivenlerinden istasyonun susuzluktan bağrı yanmış toprağına ayak bastılar. Birkaç adım ilerleyip birbirlerine baktılar yine. Yürekleri göğüs kafesinin çatısından fırlayacak gibi olmuştu seven oğlan ve sevilen kızın. Birbirlerine sakladıkları kitap dolusu sözcük ve gökyüzüne bile sığdıramayacakları kadar duaları vardı. Ama ikisi de sustu. Tek bir kelime dahi etmeden öylece sustular. Gönül yapıcı birkaç sözcük bekledi seven oğlan. Sahibinin kalbinden düşüp gelecek, iki yüreği bir edecek birkaç sözcük sadece. Ama beklediği gibi olmadı. Önüne baktı sonra. Başını kaldırmadan, kelimeleri dedi. Sadece kelimeleri seviyorum. Hele o kelime sana aitse bir de. İşte o vakit o kelimeye ömrümü bırakıyorum.

kelime sana aitse

Tam bu esnada istemsizce tebessüm etti ikisi de. Yüzünü güneşin doğduğu tarafa çevirdi sevilen kız ve güneşin battığı tarafa döndü seven oğlan. Birinin yüzü pak ve aydınlıktı. Öbürünün yönü ise gece gibi karanlıktı. Ama bu hal dilinde bütün olmak demekti. Dua ile amin, tohum ile toprak, niyet ile namaz gibi. Ki biri olmayınca öteki eksik kalırdı. İkisi de artık anlamıştı.

İstasyondaki yaşlı bir ağacı gösterip şahitlik et dedi kız. Şu bin yıla dayanan yaşınla. Her bir dalın, kökün, gövden ve yaprağınla şahitlik et. Gönlüm bu çocuğun gönlüne helal olsun.

Sabah ezanının sesiyle uykusundan uyandı çocuk. Abdest alıp namazını kıldı. Sonra ellerini açıp semaya ‘Allah’ım şu rüya bir anlığına gerçek olsaydı' dedi. Ve yanaklarına düşen sıcacık iki damla yaşla duasının gerçekleşeceği zamanı beklemeye devam etti.