Kur'an'ın Tertibi ve Tebyini

12.02.2024 / Din / Genel

Kur’an’ı Derleyen ve Düzenleyen Allah Teâlâ’dır.

Kur'an'ın Tertibi ve Tebyini

KUR’AN’IN TARİFİ ve İSİMLERİ.

Müellif: ABDULHAMİT BİRIŞIK

«Kur’an kelimesinin türediği kök konusunda farklı görüşler vardır. Bu görüşleri, kelimenin hemzesiz ve hemzeli olduğunu savunanlar olarak iki grupta ele almak mümkündür. Kur’an isminin hemzesiz olduğunu söyleyenler içinde yer alan İmam Şâfiî’den rivayet edilen, başka ilim adamlarının da desteklediği birinci görüşe göre kelime harf-i ta‘rifli olarak “el-kurân” şeklindedir ve ne “kara’e” fiilinden ne de başka bir kökten türemiştir (Beyhakī, I, 277).

Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ile birlikte bir grup âlime göre kelime karn kökünden türemiştir ve “bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırmak, katmak” anlamındadır. Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ ve Kurtubî ise kurân kelimesine kök olarak karâ’ini gösterirler. Çünkü Kur’an ayetlerinden bir kısmı diğerini tasdik etmekte ve ayetler birbirine benzemektedir (Zerkeşî, I, 374).

Abdullah b. Abbas, Katâde b. Diâme, Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ, İbn Cerîr et-Taberî, Zeccâc, Bâkıllânî, Elmalılı Muhammed Hamdi ve Muhammed Tâhir b. Âşûr “el-kur’ân” isminin “kara’e” fiilinden türeyen hemzeli bir kelime olduğu görüşündedir. Ancak bunlar arasında da “kara’e” fiilinin mastarlarına göre “okumak”, “toplamak” ve “açıklamak” anlamlarından hangisini ifade ettiği hususunda ihtilâf vardır.

İbn Abbas kelimenin mastarı olan “kur’ân”ın “açıklamak, beyan etmek” manasına geldiğini söylerken Katâde b. Diâme ve Zeccâc, “toplamak ve bir araya getirmek” anlamında “kara’tü’ş-şey’e kar’en” veya “kara’tü’l-mâe fi’l-havzi” kullanışındaki fiilden mastar olduğunu ifade ederler. Taberî, her iki görüşün de Arap dilinde yerinin olduğunu belirtmekle birlikte bu görüşlerden İbn Abbas’a ait olanı tercih eder.

Cevherî, Râgıb el-İsfahânî, İbn Atıyye el-Endelüsî gibi birçok âlim ise kelimenin “okumak” (kıraat) manasına gelen “kara’e” fiilinden isim olduğunu söyler. İslâm vahyinin “ikra’” (oku) buyruğu ile başlaması, Kur’an’da “kara’e” kökünün “okuma” anlamında on yedi yerde kullanılması ve Kur’an’ın çok okunması tavsiye edilen bir kitap olması gibi sebepler dikkate alındığında Kur’ân isminin “okumak” anlamına gelen “kara’e” fiilinden türediğini kabul etmek daha doğru görünmektedir.»[1]

KUR’AN KELİMESİNİN FARKLI ŞEKİLLERDE OKUNMASININ VE FARKLI ANLAMLARININ BULUNMASININ SAKINCASI DEĞİL AKSİNE FAYDASI VARDIR. ULU KİTABIMIZDA, AYETLER İÇERİSİNDE HER BİR ANLAMIN BİR AMACI VE BİR KONUMU BULUNMAKTADIR.

«NİTEKİM BAKARA 228’DE “BOŞANMIŞ KADINLAR, KENDİ BAŞLARINA ÜÇ KURÛ’ / ÜÇ TEMİZLİK MÜDDETİ BEKLERLER” BUYURULMAKTADIR Kİ, “ÜÇ TEMİZLİK MÜDDETİNİ ARKA ARKAYA GETİRİRLER” DEMEKTİR. “KARAE” FİİLİ BU AYETTE, “ELKAR-Ü” MASTARIYLA “TOPLAMAK” ANLAMINA GELMEKTEDİR VE KELİME BU ŞEKİLDE, KADINLAR İÇİN İKİ REGL VE İKİ TEMİZLİK ARASINDA KANIN RAHİMDE TOPLANMASI ANLAMINDA KULLANILMAKTADIR.»[2]

Kur’an’ın terim anlamıyla ilgili olarak şöyle bir tarife ulaşılmıştır: “Kur’an, Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla mahiyeti bilinmeyen bir şekilde son peygamber Hz. Muhammed’e indirilen, Mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen / o günden bugüne hiçbir değişiklik olmadan bize aktarılan, okunmasıyla ibadet edilen, Fâtiha suresiyle başlayıp Nâs suresiyle biten, başkalarının benzerini getirmekten âciz kaldığı Arapça mûciz bir kelâmdır.” (Şevkânî, s. 62).[3]

«Tevatür / mütevatir, “arkası hiç kesilmeden birbirini izleyen, birbiri ardına gelen, toplumdan topluma kesintisiz olarak nakledilen bilgi” demektir.»[4]

ÂYET Yusuf Şevki Yavuz - Abdurrahman Çetin  

«Ayet, Kur’an-ı Kerîm surelerinin belli bölümlerinden her biri için kullanılan bir kavramdır. Kur’an’ın tamamı veya bölümleri, Kur’an-ı Kerîm’deki surelerin belli bölümlerinden her biri, benzerlerini meydana getirme imkânı bulunmaması açısından, Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna belge teşkil ettiği veya bir ifadeyi diğerinden ayırdığı yahut da harfler topluluğundan oluştuğu için ayet diye adlandırılmıştır.»[5]

«Ayetlerin sureler içerisindeki tertibinin Hz. Peygamber’e ait bir tasarruf olduğu ve bu tasarrufu Cebrail’in isteği doğrultusunda yaptığı yönündeki Hadis’e dayanan âlimler (Müsned, I, 57), ayetlerin tertibinin tevkîfî olduğu / Allah tarafından sabitlenip durdurulduğu / vahye ve nakle dayalı bulunduğu hususunda fikir birliği içindedir (M. Zâhid el-Kevserî, s. 6). Bazı surelerdeki, öncesi ve sonrası ile irtibatı kesik olduğu iddia edilen ayetlerin varlığı gerekçe gösterilerek ayetlerin tertibinde bazı içtihat hataları bulunduğu özellikle Batılı ilim adamları tarafından ileri sürülmüşse de bu yaklaşım büyük ölçüde ayetler arası ilişki konusundaki indî görüşlere dayandığı için bir değer taşımamaktadır. Bu ayetlerin bir kısmı, inmesi Mekke’de tamamlanan ve Hz. Peygamber tarafından neredeyse yirmi yıla yakın bir süre okunan surelerde (meselâ bk. el-Kıyâme 75/16-19) yer aldığından, bunların sure içindeki yeri konusunda hata ihtimali yoktur. Ayetlerin tertibine dair en önemli delil, Kur’an’ın Cebrail ile Resul-i Ekrem arasında karşılıklı okunmasıdır. Zira içinde belli bir tertip bulunmayan metnin karşılıklı okunması ve takibi düşünülemez. Halbuki bu okuma her yıl yapılmış ve namazlarda bu tertip üzere okunmuştur. Hz. Osman’ın Kur’an’ı istinsah ve teksir ettirmesine kadar geçen on beş yıllık süre içerisinde namazlarda ve Kur’an’ı ezberleme çalışmalarında Hz. Peygamber’in vefatından önce belli olan tertip esas alınmış, sahabe arasında bu konuyla ilgili herhangi bir ihtilâfın olduğuna dair kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamıştır (ayrıntılı bilgi için bk. İbnü’z-Zübeyr es-Sekafî, s. 183; Süyûtî, Tertîbü süveri’l-Ḳurʾân, s. 31-36).»[6]

SÛRE NEDİR?

«Sure, lügatte derece, yüksek rütbe, şeref ve şan, güzel tarzda ya­pılmış bina manasına gelir. Şehirlerin çevrelerine çekilen hisara da (sur) denilir. Istılahımızda sure, Kur'an-ı Kerîm'in, en az üç ayetten müteşekkil, hususî bir ismi haiz olan bölümlerinden her birine verilen unvandır.

Kur’an-ı Kerîm'in sureleri yüz on dörttür. Hicret’ten evvel Mekke'de seksen altı sure, Hicret’ten sonra da Medine'de yirmi sekiz Sure-i Celile nazil olmuştur. Bunların ekserisi uzun surelerdir. Bu surelerden bazılarının bir bazılarının ise birden fazla isimleri vardır. Nitekim Fâtiha Suresi’nin Fâtihatü'l-Kitâb, Ümmü'l-Kitâb, El-Seb'u'l-Mesânî gibi adları da vardır.

Bakara, Âl-i İmrân, Nisa, Mâide, En'âm, A'râf Süreleriyle Yunus veya Kehf Suresi’ne denir ki yedi uzun suredir. Bu sureleri takip edip ayetleri yüzden ziyade veya yüze yakın bulunan surelere de denir ki Berâe, Neml, Hud, Yusuf Sureleri bu cümledendir. Ahzâb, Hacc, Kasas gibi bir kısım surelere ise “Mesânî” adı verilir. Mesânîden sonra gelen Rahmân, Necm, İkra' gibi kısa surelere de “Mufassal” unvanı verilmiştir. Bunlar da “Tıvâl-i Mufassal”, “Kısâr-ı Mufassal” ve “Evsât-ı Mufassal” namıyla üç kısma ayrılmıştır.»[7]

«Kur’an'da 114 sure vardır. En uzun suresi 286 ayeti bulunan Bakara, en kısa suresi de 3 ayeti olan Kevser suresidir. Her surenin bir ismi vardır. Bugün dünyada mevcut bütün Mushaflarda surelerin tertibi ve isimleri aynıdır.»[8]

«Surelerin elimizdeki Mushaf’ta sıralanışlarının tevkîfî olduğu / dinin sahibi Allah Teâlâ tarafından tayin ve tespit edildiği görüşü, âlimlerin çoğunluğunca kabul edilmektedir (İbnul-Hisâr bu konuda sadece bu görüşü nakletmektedir). Hz. Peygamber'in her sene Ramazan ayında o zamana kadar inen sureleri Cibril'e Mushaf’taki sırasına göre okuduğu (mukabele ettiği -ki buna "arza" denilmektedir) ve Resulullah’ın vefatından hemen önceki Ramazan'da yapılan arza’da bu mukabelenin iki defa olduğu rivayet edilmektedir (Buhari, Kitabu Fedâilul-Kur’an, 7).»[9]

SÛRE Müellif: ABDULHAMİT BİRIŞIK

Hz. Osman’ın Mushaflarındaki sure tertibinin tevkīfî mi yoksa ictihadî mi olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Bunların ilki tertibin sahabenin içtihadı ile meydana geldiği yönündedir.

İbn Atıyye el-Endelüsî’nin bazı âlimlerin de katıldığı görüşüne göre surelerin büyük bir kısmının tertibi Hz. Peygamber’in sağlığında tamamlanmış, diğerlerininki sahabeye bırakılmıştır.

Üçüncü görüş ise Mushaf’ın tamamının tertibinin tevkīfî olduğu, yani Cebrail’in işaretleri doğrultusunda Resulullah tarafından yapıldığı şeklindedir. Fahreddin er-Râzî ve daha pek çok âlim bu görüşü benimsemiş, konuyla ilgili naklî ve aklî delillerden söz edilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’in Cebrail’e son arzından sonra vahiy tamamlanmış, aradan fazla bir zaman geçmeden Resul-i Ekrem vefat etmiştir. Bu son okumada Zeyd b. Sâbit gibi Kur’an konusunda uzman olan sahabeler de hazır bulunmuştur (Şen, s. 113-123; Tekineş, sy. 56 [2002], s. 51-56).

Ayrıca Hz. Osman tarafından nüshalarının çoğaltılmasına kadar Kur’an son tertibe göre okunmuştur. Sahabenin bu tertibe itiraz etmemesi ve şahsî nüshaların ortadan kaldırılmasına önemli bir itirazın gelmemesi de bunun delillerinden sayılmıştır.

Bazı sureler birden fazla adla anılır. Konuyla ilgili rivayetler ise bu adlardan birçoğunun sahabe tarafından verildiğini göstermektedir.

Surelerin gruplandırılarak adlandırıldığı da bilinmektedir. Bu adlandırmaların çoğu Resul-i Ekrem’e dayandırılırken bir kısmı onların uzunluğuna ve kısalığına göre yapılmış, bir kısmında ise başka özellikler göz önünde bulundurulmuştur.[10]

BİZCE MUSHAFTAKİ SURE İSİMLERİ, İLÂHİ VAHYE DAYALI OLARAK BİZZAT EFENDİMİZ TARAFINDAN VERİLMİŞTİR. BU TEMEL İSİMLERE, AYRICA SAHABELER VEYA DİĞER KİMSELER TARAFINDAN BAŞKA ADLAR VE SANLAR DA İLAVE EDİLMİŞTİR. HADİS KAYNAKLARINDA, SURE İSİMLERİNİN EFENDİMİZ TARAFINDAN TESPİT EDİLDİĞİNE DAİR ŞU HADİSLER ZİKREDİLMİŞTİR.

Sure İsimlerinin Hz. Peygamber Döneminde Verildiğine Dair Hadislerden Bazı Deliller

«İbni Abbas (R.A.) anlatıyor: "Hz. Osman (radıyallahu anh)'a dedim ki:

"Siz niçin, mesâni grubuna giren Enfâl suresini miûn grubuna giren Berâet suresine yaklaştırdınız ve aralarına da besmeleyi yazmadınız?" Hz. Osman (R.A.) şu cevabı verdi:

"Resulullah (aleyhisselâm)'a vahiy sırasında, birçok sure birlikte gelirdi. Bu durumda herhangi bir vahiy geldi mi, vahiy kâtiplerini çağırır, onlara: "Şu ayetleri, şu şu meselelerin zikredildiği sureye koyun" diye irşat ederdi. Bir ayet geldiği zaman da "Bu ayeti içinde şu şu şeylerin zikredildiği sureye koyun" derdi. Enfâl suresi, Medine'de ilk nazil olanlardandı. Berâet suresi ise, iniş itibariyle Kur'an'ın sonuncusu idi. Bunun kıssası da Enfâl'in kıssasına benzemekte idi. Bu sebeple Berâet'i öbüründen zannettim. Resulullah (sas) bu surenin öncekinden olduğunu belirtmeden vefat etti. Bu sebeple ben bunların arasını yakın tuttum ve ikisinin arasına Bismillahirrahmanirrahim satırını koymadım. Böylece onu Seb'u't-Tıvâl / Yedi Uzunlar arasına koydum."

(Ebu Dâvud, Salât: 125, (786); Tirmizî, Tefsir, Tevbe: (3086); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/507).»[11]

«Bir rivayette Said İbnu Cübeyr: İbni Abbas’a: “Haşr Suresi hakkında ne buyurursunuz” dedim.

“O sure, [kıyamet günündeki] Haşir değil, Nadiroğulları’nın haşridir / antlaşmaya başkaldırışıdır / hasılı Nadiroğulları’nın ahdini çiğnemesi, İslam devletine diklenmesi ve neticesinde sürgüne gönderilmesidir” açıklamasında bulundu.»[12]

«Hz. Ebu Hüreyre (R.A.) anlatıyor: "Hz. Ebu Bekir (R.A.), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından Veda haccından önceki hac mevsiminde hac emiri olarak tayin edildiği hacda, bilahare Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) arkasından Hz. Ali'yi gönderdi ve Berâet suresini halka ilân etmeyi ona emretti. Hz. Ali de bizimle birlikte Mina'da halka, Berâet'i şu sözlerle ilân etti: "Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapamayacak ve çıplak olarak Beytullah tavaf edilmeyecek."

(Buhârî, Salât: 10, Hacc: 67, Cizye: 16, Meğâzî: 66, Tefsîr, Tevbe: 2, 3, 4; Müslim, Hacc: 435, (1347); Ebû Dâvud, Hacc: 67, (1946); Nesâî, Hacc: 161, (5, 234); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/511-512).[13]

KUR’AN’IN TERTİBİ ABDULHAMİT BİRIŞIK

«Kur’an kendisinden bahsederken birçok yerde “el-kur’ân” ve “el-kitâb” kelimelerini kullanmıştır. Bu isimler onun hem okunan hem yazılan bir vahiy olduğuna işaret etmektedir. Hz. Peygamber gelen vahiyleri öncelikle insanlara tebliğ ediyor, ardından bunu vahiy kâtiplerine yazdırıyordu.» [14]

Notumuz:

VAHYİ BİR KONUNUN AYRINTILARIYLA BİRLİKTE ALIYOR, SONRA VAHİY KATİPLERİNE HANGİ AYET HANGİ SUREYE AİT İSE HER BİRİNİ BELİRTEREK YAZDIRIYOR, BİR HUSUS TÜM TAFSİLÂTIYLA TAMAMLANDIKTAN SONRA, İNEN AYETLERİ İNSANLARA ULAŞTIRIYORDU.[15]

«İnen ayetlerin Mekke döneminin ilk yıllarından itibaren yazıldığına dair bizzat Kur’an’da (meselâ bk. el-Furkān 25/5; et-Tûr 52/1-3; Abese 80/11-16; el-Beyyine 98/2) ve hadis kaynaklarında (Müsned, III, 12, 21, 39, 65; Buhârî, “Cihâd”, 129, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 4; Müslim, “İmâre”, 24/92-94, “Zühd”, 16/72; İbn Mâce, “Cihâd”, 45; Tirmizî, “Tefsîr”, 10) ve tarih kitaplarında bilgiler bulunmaktadır.

Vahyin erken dönemlerden itibaren yazıldığına dair en önemli delillerden biri Hz. Ömer’in Müslüman olması hadisesidir. Ömer, kız kardeşi ve eniştesi yazılı bir metin üzerinden Tâhâ suresini okumakta iken onların yanına girmiş, okudukları metni istemiş ve gusül abdesti aldıktan sonra bunu okumuştur (İbn Hişâm, I, 370-373).

Hz. Peygamber tarafından görevlendirilen vahiy kâtipleri nazil olan ayetleri mevcut malzemeler üzerine yazıyorlardı (Buhârî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 4). Bu malzemeler çok çeşitli olup en meşhurları develerin kürek ve kaburga kemikleri (azm), tabaklanmış deri parçaları (edîm), yaprak taşlar (lihâf), hurma dallarının uygun yerleri (asib), seramik parçaları (hazef), tahta (kateb), parşömen (rakk) ve papirüslerdir (kırtâs; vahyin yazıldığı malzeme için bk. Müsned, V, 185; Süyûtî, el-İtḳān, I, 185-186; Hamîdullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, s. 43).

Yazılan metinlerin Resul-i Ekrem’in veya vahiy kâtiplerinin yanında muhafaza edildiği konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte Resulullah’ın, yazıya geçirilen vahyin başka kişilerce de yazılıp öğrenilmesi için vahiy kâtiplerinin yanında kalmasına izin verdiği anlaşılmaktadır (Heysemî, I, 152).

Kur’an ayetlerinin Hz. Peygamber’in sağlığında bir araya getirilerek kitap şeklini aldığına dair bir bilgi bulunmamaktadır. O dönemde Kur’an’ın iki kapak arasına alınmamasının asıl sebebi Resulullah hayatta olduğundan vahyin ne zaman kesileceğinin bilinmemesidir. Ancak ramazan aylarında Resul-i Ekrem ile Cebrail’in o güne kadar inen ayetleri birbirlerine karşılıklı olarak okumaları (arza) uygulamasından (Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6)

Kur’an’ın bir kitap şeklini alma yolunda olduğu anlaşılmaktadır. Bazı rivayetlerde Zeyd b. Sâbit ile Übey b. Kâ‘b gibi Ashabın bu okumaları yakından takip ettikleri belirtilmektedir (Müsned, V, 117; Hâkim, II, 225).

Özellikle Resul-i Ekrem’in vefat ettiği yılın ramazan ayındaki son okuyuş karşılıklı olarak ikişer defa gerçekleşmiş, böylece Mushaf ortaya çıkmıştır (Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 5, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 7, “İʿtikâf”, 17, “Menâḳıb”, 25; Müslim, “Feżâʾil”, 50, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 98, 99; Nesâî, “Ṣıyâm”, 2).

Hz. Peygamber’in sağlığında Kur’an’ın tamamını ezberleyenlerin sayısı konusunda farklı rivayetler vardır. Enes b. Mâlik’ten gelen bir rivayette bunların dört veya beş kişi olduğu ifade edilmişse de diğer rivayetlerden bu sayının 10’u aştığı anlaşılmaktadır.

Kur’an’ın çoğaltılmasında esas alınan önemli iki husustan biri surelerin sıralamasının son okuyuşta ortaya konan şekle göre yapılması, diğeri ise değişik okuyuşlara müsait olan lehçe farklılıklarının terkedilerek Kureyş lehçesinin esas alınmasıdır.

Kur’an-ı Kerîm ayetlerden ve değişik sayılarda ayetlerin yer aldığı surelerden oluşur. Bazı ayetler özel adlarla anılmış olup bunların en meşhuru Âyetü’l-kürsî’dir (el-Bakara 2/255). Deyn ayeti, ribâ ayeti, kumar ayeti gibi adlandırmalar ise daha çok ayetin konusuyla ilgilidir.

Mekke döneminde nazil olan ayetlerde terim anlamıyla ayet ve sure kelimeleri geçmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “âyet” ve “sûre” md.leri). Meselâ müşriklere meydan okunurken Kur’an’dakine benzer bir surenin getirilmesi istenir (Yunus 10/38).

Buradan anlaşıldığı kadarıyla Kur’an vahyine ait bölümlerin ayet ve sure şeklinde belirlenmesi Risâlet’in ilk yıllarında olmuştur. Hz. Osman’ın Mushaflarına göre Kur’an’da 114 sure bulunmaktadır. Tevbe suresi dışındaki bütün surelerin başında besmele mevcuttur.

Ayet ve surelerin Hz. Osman’ın Mushaflarındaki tertibi konusunda bazı küçük ihtilâflar vardır. Ayetlerin sureler içerisindeki tertibinin Hz. Peygamber’e ait bir tasarruf olduğu ve bu tasarrufu Cebrail’in isteği doğrultusunda yaptığı yönündeki hadise dayanan (Müsned, I, 57) alimler, ayetlerin tertibinin vahye dayalı (tevkîfî) bulunduğu hususunda fikir birliği içindedir (M. Zâhid el-Kevserî, s. 6).

Bazı surelerdeki, öncesi ve sonrası ile irtibatı kesik olduğu iddia edilen ayetlerin varlığı gerekçe gösterilerek ayetlerin tertibinde bazı içtihat hataları bulunduğu özellikle Batılı ilim adamları tarafından ileri sürülmüşse de bu yaklaşım büyük ölçüde ayetler arası ilişki konusundaki indî görüşlere dayandığı için bir değer taşımamaktadır. Bu ayetlerin bir kısmı, inişi Mekke’de tamamlanan ve Hz. Peygamber tarafından neredeyse yirmi yıla yakın bir süre okunan surelerde (meselâ bk. el-Kıyâme 75/16-19) yer aldığından bunların sure içindeki yeri konusunda hata ihtimali yoktur.

Ayetlerin tertibine dair en önemli delil, Kur’an’ın Cebrail ile Resul-i Ekrem arasında karşılıklı okunmasıdır. Zira içinde belli bir tertip bulunmayan metnin karşılıklı okunması ve takibi düşünülemez. Halbuki bu okuma her yıl yapılmış ve namazlarda bu tertip üzere okunmuştur. Hz. Osman’ın Kur’an’ı istinsah ve teksir ettirmesine kadar geçen on beş yıllık süre içerisinde namazlarda ve Kur’an’ı ezberleme çalışmalarında Hz. Peygamber’in vefatından önce belli olan tertip esas alınmış, sahabe arasında bu konuyla ilgili herhangi bir ihtilâfın olduğuna dair kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamıştır.» [16]

«Kur’an peyderpey inerek tamamlanmış olmasına rağmen Hz. Peygamber tarafından iniş sırasına göre tertip edilmemiştir.»[17]

KUR'ÂN'IN TERTİBİ VE CEM'İ BÖLÜMÜ Kütübi Sitte İ. Canan

Zeyd (radıyallahu anh) der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işitmiş olduğum, Ahzâb suresine ait 23’üncü ayet(e ait yazılı parça  bana gelmemişti), eksikti. Onu araştırdım. Sonunda Huzeyme İbnu Sâbit el-Ensârî (radıyallahu anh)'de çıktı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun şâhitliğini iki kişinin şâhitliğine denk tutmuştu. (Buhârî, Fedailu'l-Kur'ân 2, 3, Menakıb 3, Tirmizî, Tefsir, Tevbe).[18]

Açıklama:

Alimler getirilen iki yazılı nüshaya “şahit” derler. İki şahit bir üçüncü unsura nispetledir. Üçüncü unsur veya "birinci asıl", Zeyd İbnu Sâbit'ti. Kur’an-ı Kerim'i ezbere baştan sona bilenlerden biri idi. Getirilen yazılı nüshaların kendi bilgisine de uymasını arıyordu. Nitekim bazı istisnalar olmuştur. Tevbe suresinin en son iki ayetini yazılı olarak bir kişi getirmişti. Bu ayetler belki de en son nazil olan ayetlerden olduğu için olacak, yazılı olarak başkasının yanında bulunmuyordu. Zaten onlar, Zeyd gibi başkalarının da ezberinde vahiy olarak mevcut idi, ama yazılmış vaziyette sadece bir kişi getirmişti. Bu zat, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağlığında, bir hadise sebebiyle şâhideyn "iki şahit" unvanını verdiği Huzeyme İbnu Sâbit idi. Zeyd İbnu Sâbit, "Resulullah, onun şehadetini iki kişinin şehadeti kıldı" diyerek, bu iki âdeti kabulde tereddüt göstermedi. Ashaptan, "Bu Kur’an’dan değildir" diye itiraz eden de olmadı. Bazı rivayetlerde, Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh), Ahzâb suresinin 23. ayetini de tek yazılı şâhide müsteniden kabul ettiğini belirtir. Bu ayetin yazılı şâhidi de Huzeyme İbnu Sabit eş-Şâhideyn'dir.[19]

Kur’an, her Ramazan'da, o senenin Ramazan ayına kadar inmiş olan sureleri Cebrail (aleyhisselam) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'a okur ve Peygamberden de dinlerdi. Bazı rivayetler arza'yı, Resûlullah'ın Cebrâil (aleyhisselam)'e okuması, bazısı da Cebrail'in Hz. Peygamber'e (okuması) olarak açıklar. Demek oluyor ki Cebrâil Hz. Peygamber'e okuyor ve ayrıca ondan bir de dinliyordu. Kur’an’ın şanına lâyık bir itina!  Hêzê min fedli rabbine!

Sonra da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mescitte halka okurdu. Bu tatbikata arza denmektedir. Resulullah’ın hayatının son Ramazan’ında bu, iki sefer icra edilmiştir ve buna “Arza-i Âhire” denmiştir. Kur'an tarihinde arza'ların hususen arza-i âhire'nin ayrı bir ehemmiyeti vardır. Bu, hem öğrenilmiş olanları kontrole ve dolayısıyla hata, unutma gibi ihtimalleri bertaraf ederek vahiy hususundaki itimadı artırmaya yarıyordu. Teknik tabiriyle taahhüde yani karşılıklı ahitleşmeye, yani: Hz. Peygamber'in, "vahiy olarak bildiğimiz budur", Cebrail’in de: "Bildiğiniz doğrudur, tamdır" demesidir.

Böylece Ramazan ayı, Kur’an-ı Kerim için, sadece ilk inme vakti olarak değil, arz suretiyle kontrol ve tahkim ayı da olmakta ve "Kur'an ayı" olma vasfına liyakat kazanmakta idi.

Bir rivayette belirtildiği üzere, Zeyd İbnu Sâbit, Kur’an’ı cemetme vazifesini kabul edince, Hz. Ömer'in de yardımcı olması kaydıyla işe başlar. Hz. Ebu Bekir, Zeyd'e, cem sırasında hafızasına güvenmemesini, her ayet için, yazılı iki şahit istemesini şart koştu. Şehirde ilân ederek, yanında yazılı Kur' ân parçası bulunduranların, bunları mescide getirip Zeyd'e teslim etmesini talep etti. Hz. Ömer, getirilen yazılı nüshaların, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından kontrol edilip edilmediği hususunda yemin ettiriyordu. Hatta bazı âlimler, bu yazılı şahitlerin “arza-i âhirede” kontrolden geçen yazılı nüshalar olduğunu söylerler. Bu durum bile, arza-i âhirenin İslâm tarihindeki ehemmiyetini ve iki sefer oluşunun hikmetini göstermeye kâfidir.

Hz. Peygamber (aleyhisselâm) gelen vahiyleri anında yazdırıyor idi. Bu işte hizmet veren kırk civarında kâtip vardı.  Resulullah askerî seferler sırasında ve hatta Mekke'den Medine'ye hicret gibi en kritik anlarda bile beraberinde kâtip ve yazı malzemesi bulundurmayı ihmâl etmemiştir. Zeyd İbnu Sâbit, yeni gelen bir vahyi yazma işi bitince, Hz. Peygamber'in, yazıları bir kere okuttuğunu, eğer bazı eksiklikler olmuş ise tamamlattığını, bu tashihten sonra halka sunduğunu belirtir.

Resulullah (aleyhisselâm) gelen vahiyleri yazmakla yetinmiyor, ezberlettiriyordu da. Zaten ibadet yapabilmek için Kur’an’ı ezberlemek gerektiği gibi, Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için de ezber ehemmiyet kazanıyor idi. Bu da pek çokları tarafından Kur’an’ın ezberlenmesine bir teşvik unsuru oluyordu. Böylece bir kısım Müslümanlar tamamını, bir kısmı bazı surelerini ezberlemişti. Müslüman olup da Kur’an’dan bazı parçaları ezberlememiş olması mümkün değildi.

Hz. Peygamber, Kur’an’ın öğretim ve muhafazasında yazdırmak ve ezberletmekle de yetinmiyor, üçüncü bir unsur daha ilâve ediyordu: Kontrol. Yani, yazı ezberle, ezber de yazı ile kontrol ediliyordu. Bunun en güzel örneği her Ramazan'da yer verildiğini belirttiğimiz arza hâdisesidir. Böylece her Ramazan ayında, o Ramazan'a kadar gelmiş olan bütün vahiyleri, Müslümanlar kontrol etme imkânı buluyordu. Yazmış olanlar yazılarını, ezberlemiş olanlar ezberlerini kontrol ettiriyordu. Şunu da hemen belirtelim ki, kontrol ameliyesi sâdece Ramazan aylarına münhasır kalmıyordu. Resulullah’ın Kur’dan muallimleri vardı. Bunlar, halk arasında dolaşarak hem öğretiyorlar hem de daha önceden öğrenilmiş olanları kontrol ediyorlardı.

Resulullah (aleyhisselâm) gelen vahiyleri küçük parçalara yazdırıyordu. Vahiylerin umumiyetle deri parçası, hurma yaprağı, düz taş parçası, kürek kemiği gibi parçalara yazıldığını görmekteyiz. Bunun şu yönü de vardı: Tertipte kolaylık. Yani ayetler ve sureler bugünkü, elimizdeki Kur’an’ın tertibine uygun bir sırayla gelmiyordu. Bir sure tamamlanmadan bir başka sure inmeye başlıyordu. Sure içerisindeki ayetler de belli bir sırayı takip etmiyordu. Her ayet geldikçe, Hz. Peygamber konacağı sureyi ve sure içindeki yeri tarif ediyordu. Şu hâlde rivayetlerde daha ziyade Te'lifu'l-Kur’ân diye ifade edilen ameliyenin icrasında kolaylık için vahiylerin küçük parçalara yazılması gerekmekte idi.

Te'lifu'l-Kur'ân:

Rivayetlerde sıkça Te'lifu'l-Kur’ân tabirine rastlarız. Hatta Buharî'nin Sahih'inde bu adı taşıyan bir bab mevcuttur. Ashabın, "Biz Resulullah’ın yanında, Kur’an’ı parçalardan telif ederdik" dediğine rastlarız. Telif, burada tertip manasına gelir.

Kur’an mevzuunda tertip, ya ayetlerin bir sure içerisindeki sıralanmasıdır yahut da surelerin öncelik, sonralık şeklindeki sıralanmasıdır. Ulema, Hz. Peygamber (aleyhisselâm) devrindeki teliften, ayetlerin sure içerisindeki tertibini anlarlar ve ayetlerin tertibi için "tevkîfîdir" derler. Yani ayetlerin yerleri -Cebrail aleyhisselam'ın direktifiyle- bizzat Resulullah tarafından tayin edilmiştir, binaenaleyh vahye dayanmaktadır. Her bir surenin şeklen vücut bulmasında ulemanın hiçbir rolü olmamıştır. Bu sebeple, selef, bir surenin en son ayetinden başlayıp ilk ayetlerine doğru okunmasını hoş karşılamayıp "haram" demiştir.

Ancak surelerin tertibi "tevkîfî" değildir. Cumhur'un görüşüne göre, bugünkü tertip ıstılâhîdir (içtihatla konmuştur). Hz. Osman (radıyallahu anh) zamanındaki, az sonra açıklayacağımız, teksir heyeti tarafından verilen bir şekildir. Dolayısıyla, namazda veya namaz dışında, tedriste, tederrüste ve tilâvette, Kur'an-ı Kerim'i sondaki surelerden başa doğru okumak da mümkündür. Söz gelimi Bakara'dan önce Kehf, Kehf'ten önce Hac suresi okunabilir. Hatta, bazı rivayetler Resulullah’ın gece namazında Âl-i İmrân'dan önce Nisâ suresini okuduğunu haber vermektedir. Nitekim Übey İbnu Ka'b Mushaf’ında sıra böyledir. Hz. Osman'ın Mushaf’ı ile, diğer Mushaflar arasında görülen sure sıralamasındaki farklılıklar, "surelerin sıralanma işi içtihâdîdir, ıstılâhîdir" diyenlere delil olmaktadır.[20]

Notumuz:

HZ. PEYGAMBER’İN BİZZAT KENDİ GÖZETİMİ ALTINDA YAZILAN, SIRALANAN VE MUHAFAZA EDİLEN NÜSHALAR İLE SAHABEDEN BAZILARININ KENDİLERİNİN TUTTUĞU NOTLARIN BİRBİRLERİYLE UYUŞMAMASI, KUR’AN SURELERİNİN SIRALANMASININ İCTİHADÎ / KİŞİLERİN KENDİ DÜŞÜNCELERİNİN NETİCESİ OLDUĞUNUN DELİLİ OLAMAZ. HZ. PEYGAMBER’DEN NAKLEDİLEN NÜSHALAR, TİTİZLİKLE MUHAFAZA EDİLEN DEVLETE AİT ARŞİV BELGELERİ NİTELİĞİNDEDİR. ŞAHSİ GAYRETLERLE DERLENEN KUR’AN NÜSHALARININ İSE AYNI UYGUNLUKTA VE SAĞLAMLIKTA OLMALARI BEKLENMEMELİDİR. DOLAYISIYLA KİŞİLERE AİT NÜSHALAR ASIL VE TİTİZLİKLE MUHAFAZA EDİLEN NÜSHANIN SIHHATİNİ ZEDELEMEMELİDİR.

«Hülâsa-i kelâm, Hz. Ebu Bekir'in sağlığında Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh) tarafından Kur’an cemedildiği vakit pek çok kurrâ (Kur’an hafızı) mevcut idi ve hiçbirinden de ortaya konan Mushaf hakkında bir itiraz olmamış, bir münakaşa ortaya çıkmamıştır. Böylece, bugün elimizde mevcut olan Kur’an-ı Kerim, Halife Ebu Bekir'in (R.A.) vazifelendirdiği ve Hz.  Ömer'in de yardımcı olduğu Zeyd İbnu Sâbit tarafından iki sayfa arasına konmuş ve muhtevası Ashabın icmâına / ortak kararına mazhar olmuştur.»[21]

KUR’ÂN-I KERİM’İN METİNLEŞME SÜRECİ VE SÛRELERİN TERTİBİ. Sibel DANACI

Hz. Muhammed (s.a.s) kendisine 610 yılında Hira mağarasında indirilmeye başlanmış olan Kur’ân-ı Kerim’i ilk okuyan, ezberleyen, açıklayan kişidir

(Çonkor, B. 2019, s. 39. Risaletin Mekke Dönemi ve Sûrelerin Tahlili, Konya: Aybil Yayınları).

Buna delil olarak Kıyâme Sûresi 16. ve 17. ayetleri zikredilebilir:

Hz. Muhammed (s.a.s), kendisine indirilen vahyi, derhal vahiy kâtiplerine yazdırmış, ayrıca hangi surenin neresine koyulacağını da bildirmiştir.

(Albayrak, 2002, "Kur'an-ı Kerim Ayetleri Hakkındaki Oryantalist Söyleme Genel Bir Bakış". Marife, Sayı 2. ss. 156)

Peygamberimiz, ayetler yazıldıktan sonra, şayet gerekli ise tashihini yapmak üzere, vahiy kâtiplerinden yazdıklarını okumasını istemiştir.

(Ebî Dâvûd, 2018, s. 20. Ebî Dâvûd, İbn Abdullah, Kitâbü'l-Mesâhif Kur'ân'ın Kitaplaşması. (A. Karakuş, Çev.) Ankara: Ankara Okulu).

Hz. Muhammed (s.a.s) hayattayken Ashabın pek çoğu Kur’an’ın tamamını veya bir kısmını ezberlemiştir. Kur’an’ı Kerim hem yazı ile levha ve sayfalarda hem de ezberlemek suretiyle hafızalarda muhafaza edilmiştir.

(Maşalı, E. 2015, s. 44, Kur'an'ın Metin Yapısı, Ankara: OTTO).

Hz. Muhammed (s.a.s), her sene Ramazan ayı içerisinde kendisine o zamana kadar vahyedilen Kur’an âyetlerini Cebrail ile mukabele etmiştir ki “arz” ismi verilen bu işlem vefat ettiği sene iki kere gerçekleşmiştir. Arzlarda sahabenin de hazır bulunduğu son arzda ise Zeyd b. Sabit’in yer aldığı kaynaklarda geçmektedir.

(Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh, 2012). Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/237, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).

Hz. Osman tarafından Zeyd b. Sâbit başkanlığında oluşturulan heyet, uzun bir süre çalışarak Kur’an’ı, Hz. Peygamber’in ömrünün sonlarına doğru okuduğu Fâtiha, Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide…, İhlâs, Felak, Nâs sıralamasına göre 114 sure olarak tertip etti ve Ebû Bekir Mushaf’ındaki ayet dizilişine göre yazdı. Bu şekilde yazılan yedi tane Kur’an nüshasından birisi Medine’de bırakılıp, diğerleri Mekke, Kûfe, Basra, Şam’a ve bazı rivayetlerde Yemen ve Bahreyn’e (Zerkeşî, 2012, I/166) birer kâri rehber ile birlikte gönderildi. Çoğaltılan nüshalar, parşömen üzerine siyah mürekkep ile yazılmış olup nokta, hareke, süs, sûre adı, cüz işareti gibi hârici şeyler taşımıyordu. Kıraat âlimlerinden Zeyd b. Sâbit Medine’de kaldı. Abdullah b. es-Sâib Mekke’ye, Muğire b. Ebû Şihâb Şam’a, Ebû Abdurrahman es-Sülemî Kûfe’ye ve Âmir b. Abdulkays Basra’ya tayin edildi.

(Çetin, A. 2013, s. 216. Kur'an-ı Kerim'in İndirildiği Yedi Harf ve Kıraatler. İstanbul: Ensar Neşriyat).

Hz. Osman, istinsah işi tamamlanıp ümmetin onayı alındıktan ve yapılan çalışma üzerine icmâ / ittifak olduktan sonra sahabenin ve diğer Müslümanların ellerinde bulunan şahsî Kur’an nüshalarının toplanmasını ve yakılmasını emrettiği nakledilir.

(Âzamî, 2014, s. 136,137. Vahyedilişinden Derlenişine Kur'an Tarihi (Eski ve Yeni Ahit ile Karşılaştırmalı Bir Araştırma). (Ö. Türker, & F. Serenli, Çev.) İstanbul: İZ Yayıncılık).

Sonuç olarak şunu da ifade etmemiz gerekir ki Hz. Ebubekir ve Hz. Osman, Kur’an-ı Kerim’i yeryüzünde başka hiçbir kitaba uygulanamayan bir metotla muhafaza etmişler ve yeryüzünü kıyamete kadar aydınlatmasına vesile olmuşlardır. Alimlerin genel kanaatine göre ayetlerin surelerdeki dizilişi vahiy ile belirlenmiştir. Bu sebeple tevkîfîdir. Buna göre her ayetin hangi surenin neresine konulacağını Hz. Muhammed (s.a.s) tespit etmiş ve yazılmasını, vahiy kâtiplerine emretmiştir. Bu hususta icmâ-ı ümmet / ümmetin görüş birliği vardır.

(Ünal, M. 2015, Kur'an'ın Anlaşılmasında Kıraat Farklılıklarının Rolü. s. 43; Karaçam, İ. (2018). Kıraat İlminin Kur'an Tefsirindeki Yeri. s. 79, İstanbul: İFAV).

Ayetlerin Tertibinin Tevkîfî Oluşuna Dair Bazı Deliller Şunlardır:

Hz. Osman şöyle demiştir: “Peygamber muhtelif surelerden birine ait bir ayet nazil olunca, ilâhî vahyi yazan kâtiplerden birini çağırır ve ona şu sözleri söylerdi: ‘Bu ayetleri şu ve şu ayetleri ihtiva eden sureye yaz.’” Bu hâdise de bir başka örnektir.

(Ebû Dâvûd, es-Sünen, Salât,126. Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş'as. (1992). Sünen. 126. İstanbul: Çağrı Yayınları).

Bir örnekte de Osman b. Ebi’l As, Hz. Muhammed’in (s.a.s) yanında otururken Hz. Muhammed (s.a.s) Cebrail’in kendisine geldiğini ve Nahl suresinin 190. ayetinin konulacağı yeri bildirdiğini söylemiştir.

(Süyûtî, 2018, s. 144. Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî (2018). el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân. Beyrut: DKİ).

Tevkîfîliği destekler mahiyette bir başka örnek Hz. Ömer’dendir. Hz. Ömer, Hz. Muhammed’e (s.a.s) kelâle’nin / usulü ve füruu bulunmayan kimsenin mirası hükmünü sorunca Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: “Ey Ömer, Nisâ suresinin sonundaki yaz mevsiminde nazil olmuş bulunan ayet sana kâfi değil mi?”

(Müslim, Ferâiz, 9. Müslim, Ebû'l-Hüseyin el-Kuşeyrî (1992). el-Câmiʿu’s-sahih. İstanbul: Çağrı Yayınları).

“Her kim geceleyin Bakara Suresi’nin son iki ayetini okursa bu iki ayet ona kâfi gelir” hadisi de yine bir başka örnektir.

(Müslim, Salâtü'l-Müsafirîn, 256. Müslim, Ebû'l-Hüseyin el-Kuşeyrî (1992). el-Câmiʿu’s-sahih. İstanbul: Çağrı Yayınları).

Sabah ve akşam Haşr Suresinin sonundan üç ayet okumanın fazileti ile ilgili hadisler de rivayet edilmiştir.

(Tirmizî, Fezâil'ül-Kur’ân, 22. Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa b. Sevre. (1992). Sünen. İstanbul: Çağrı Yayınları).

Müslim’in (ö. 261/875) Ebû’d-Derda’dan merfu olarak yaptığı rivayette de Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “her kim “Kehf Suresinin evvelinden 10 ayet ezberlerse Deccal’ den korunmuş olur”

(Müslim, Müsafirûn, 257. Müslim, Ebû'l-Hüseyin el-Kuşeyrî (1992). el-Câmiʿu’s-sahih. İstanbul: Çağrı Yayınları).

İbn Abbas ise bu hususta; “Öyle zaman olurdu ki Resulullah’a birden fazla sureler bir anda nazil olurdu. Kendisine bir şey nazil olduğunda vahiy kâtiplerinden birini çağırır, ‘Bu ayeti şu suredeki şu ayetin yanına koyunuz’ diye emrederdi” ifadelerine yer vermiştir.

(Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh, 2012). Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/241, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).

Zeyd bin Sabit’in Kur’an’ın toplanması bahsinde geçen “Tevbe Suresinin son âyetlerini Ebû Huzeyme el-Ensarî’de buldum” (Buhârî, Fezâil, 3) şeklindeki sözleri...

Bütün bu haberler, Hz. Muhammed (s.a.s) zamanından itibaren ayetlerin belli bir tertibinin olduğunu gösterir mahiyettedir.

Zerkeşî de “el-Burhân” adlı eserinde bu konuda şunları söylemektedir: “Her suredeki ayetler ile bu sure başlarındaki besmelenin tertibine gelince, bunlar hakkında ne bir ihtilaf ne de bir şüphe vaki olmamıştır. Çünkü tevkîfîdir, vahye müstenittir / vahye dayalıdır.   Bunun aksini iddia etmek ve savunmak mümkün değildir.”

(Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh, 2012). Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/256, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).

Sûrelerin Tertibi

Surelerin tertibi ile alakalı mevzuya gelince, bu hususta İslam alimleri arasında bir ihtilaf söz konusudur. Bir kısım âlimler, mevcut tertibin Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından yapıldığını bu sebeple tevkîfî olduğunu, bir kısmı ise her iki görüşü uzlaştırıcı mahiyette olup bu tertibin kısmen Hz. Peygamber kısmen de sahabenin içtihadıyla olduğunu, diğer bir kısım ise bu tertibin sahabenin içtihadıyla meydana geldiğini ifade eder

(Ünal, 2015, s. 98. Ünal, M. (2019). Kur'an'ın Anlaşılmasında Kıraat Farklılıklarının Rolü. İstanbul: Hacıveyiszade İlim ve Kültür Vakfı Yayınları).

a. İctihadi Yaklaşım

Bu görüşü savunan âlimlerin başında İmam Malik gelmektedir. Ona göre sahabeler Hz. Muhammed’den (s.a.s) işittikleri Kur’an’ı kendi içtihatları doğrultusunda tertip etmişlerdir.

(Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh, 2012). Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/257, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).

El- Kâdı İyaz (ö. 544/1149) da: “Surelerin tertibine riayet etmek ne yazıda ne namazda ne tedriste ne de talimde vaciptir. Zira Hz. Muhammed’den (s.a.s) bu konuda nass olmadığı gibi, buna uymamayı haram kılan bir emir de yoktur. Bunun içindir ki Hz. Osman’dan önce sahabe Mushafların tertibi konusunda ihtilaf etmiştir.

(Atik, 1989, s. 210. "Ayet ve Surelerin Tevkifiliği Meselesi". Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi).

İctihadî olduğu görüşü; Hz. Peygamber’in namazda önce Bakara ardından Nisâ daha sonra Âl-i İmran surelerinden ayetler okuduğuna ilişkin rivayetlerin (Öztürk-Ünsal, 2018, s. 241) yansıra Hz. Ali, İbni Mes’ud ve Ubeyy bin Kâb gibi Ashabın özel Mushaflarında sure tertiplerinin birbirinden farklı olması gibi delillerle temellendirilmiştir.

(Öztürk, 2005, s. 228. "Hz. Peygamber Döneminde Kur'an Ayetlerinin ve Surelerinin Tesbit ve Tertibi Hakkında Bir Değerlendirme." Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 20 / 20-21 (Mart 2005): 213-235).

Bu görüşe İbni Fâris (ö. 395/1004), el-Mesâilu’l-hamse adlı eserinde şöyle işaret etmiştir:

Kur’an’ın toplanması iki şekilde olmuştur:

1) Surelerin telifi: Önce yedi tıvâl sure ardından miûn sureler konulmuştur ve bunu yapmayı tamamen sahabe üstlenmiştir.

2) Ayetlerin, sureler içinde toplanması: Bunu da tamamen Hz. Muhammed (s.a.s) üstlenmiştir. Cebrail’in Allah’tan kendisine getirdiği emre göre hareket etmiştir.

(Zürkânî, 2015, I/487. Zürkânî, Muhammed Abdülazîm (2015). Menâhilu'l-irfân. 1. Çev. D. D. Aldemir, İstanbul: Beka).

İbn Eşteh (ö. 360/971), Kitabu’l-Mesâhif adlı eserinde İsmail İbn Ayyaş’ın (ö. 181/797), Hibbân İbni Yahya (ö.354/965) kanalıyla Ebû Muhammed el-Kureyşî’ den naklettiği bir rivayetteki “Hz. Osman çoğaltma komisyonuna sureleri sıraya koyarken uzunluklarını esas almalarını emretmiştir. Bu nedenle Enfâl sûresi, Tevbe sûresi ile birlikte yedinci sıraya konmuştur” ifadesi de surelerin tertibi ictihâdî olduğuna ilişkin deliller arasında görülmektedir.

(Süyûtî, 2018, s. 147. Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî (2018). el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân. Beyrut: DKİ).

İbn Cüzey (ö. 741/1340), sûre tertibinin Hz. Osman, Zeyd b. Sâbit ve istinsah faaliyetini katkıda bulunan diğer Ashaba ait olduğunu belirttikten sonra “Surelerin tertibinin Resulullah’a ait olduğundan söz edilmişse de bu görüş zayıftır. Çünkü konu ile ilgili rivayetler bunu çürütmektedir” ifadeleri ile surelerin tertibinin ictihâdî olduğunu destekler mahiyette bu ifadelere yer vermiştir.

(Öztürk-Ünsal, 2018, s. 241. Öztürk, Mustafa-Ünsal, Hadiye. (2018). Kur'an Tarihi. Ankara: Ankara Okulu).

İctihâdî görüşünün delillerinden biri de Ahmet b. Hanbel (ö. 241/855), Tirmizî (ö. 279/892), Nesâî (ö. 303/915), İbn Hibbân (ö. 354/965) ve Hâkim’in (ö. 405/1014) İbn Abbas’tan naklettiği şu rivayettir: Hz. Osman’a “Hangi gerekçe ile mesâni surelerden olan Enfâl suresini, miûn sureler arasında yer alan Tevbe suresinin yanına koydunuz, sonra bunları birbirine birleştirip aralarına Bismillahirrahmanirrahim satırını yazmadınız ve bunu yedi uzun sure içine yerleştirdiniz?’ diye sordum. Hz. Osman da şöyle cevap verdi: “Hz. Muhammed’e değişik sayılarda ayeti olan sureler iniyordu ona bir vahiy geldiği zaman vahiy kâtiplerinden birini çağırıp ona ‘Bu ayetleri şu şu konuların anlatıldığı yere koyun’ derdi. Enfâl suresi, Medine’de inen ilk surelerden biridir. Tevbe suresi ise Kur’an’ın en son inen surelerindendir. Bunların konuları birbirine yakındır. Ben de bu surenin o surenin bir bölümü olduğunu düşündüm. Hz. Muhammed (s.a.s) bu surenin o surenin bir bölümü olduğunu açıklamadan vefat etmişti bundan dolayı her iki sureyi yan yana yazdım ve aralarına besmele satırını yazmadım. Sonra ikisinin birlikte yedi uzun surenin arasına yerleştirdim.”

(Ebû Dâvûd, Salât,125. Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş'as. (1992). Sünen. 126. İstanbul: Çağrı Yayınları).

Kur’an sureleri, ihtiva ettikleri ayet sayısı bakımından bir tasnife tabi tutulmuşlardır. Ayet sayısı yüzden fazla olanlara “tıvâl”, ayetleri yüze yakın yahut yüzü az geçenlere “miûn”, sayı bakımından ayetleri yüzün altında bulunanlara “mesânî”, ayetleri, kısa ve besmeleli olanlara “mufassal” denilmiştir (Ünal, 2015, s. 99). Kur’an-ı Kerim sureleri Süyûtî’nin İbnu Nâkib’den naklettiğine göre dört kısma ayrılır: Mekki-Medeni, bir kısmı Mekki bir kısmı Medeni ne Mekki ne de Medenidir.

(Süyûtî, 2018, s. 19. Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî (2018). el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân. Beyrut: DKİ).

İctihâdî görüşünün en önemli destekçilerinden biri de Bâkillânî (ö. 403/1013)’dir. “Hz. Peygamber’in Kuran’la ilgili beyanının herkesçe bilinecek düzeyde yaygınlaştığını ve birçok sahabenin Kur’an’ı bizzat Resulullah’tan hıfz ettiğini nasıl iddia edebilirsiniz ki? Sahabeler Kur’an surelerinin tertip ve düzeni bilmedikleri gibi bu konuda ciddi ihtilaflara da düşmüşlerdir. Ayrıca bazı sahabeler özel Mushaflarına Fâtihâ, diğer sahabeler ise Alak suresi ile başlamıştır. Daha açıkçası, Hz. Ali’nin kendi Mushaf’ının Alâk suresi ile başlarken, İbni Mes’ud, Fâtihâ suresindeki “mâliki yevmiddîn” ifadesinden başlamış, ikinci sıraya Bakara, üçüncü sıraya Nisâ suresini koymuştur. Ubeyy b. Kâ’b ise Fâtihâ, Bakara, Nisa, Âl-i İmran, En’âm, Âraf, Mâide şeklinde bir tertip oluşturmuştur (Cerrahoğlu, 2013, s. 102). Surelerin tertibi ile ilgili daha birçok ihtilaf mevcuttur. Bu ifadelere ek olarak Bâkillânî: Sahabenin, Kur’an’daki surelerin tertibi hususunda ihtilaf ettikleri bilinen bir husustur. Gerçi bazıları bu ihtilaflar ile ilgili haberlerin haber-i vâhid türünden olduğunu söyleyerek surelerin bizzat Hz. Peygamber tarafından tevkîfî olarak tertip edildiğini düşünebilir. Fakat gerçekte surelerin tertibi sahabenin içtihadı ile gerçekleşmiştir. Surelerin tertibi ile Hz. Peygamber’e izafe edenler, talim, tedris, tilavet ve namaz gibi hususlar da bu tertibe riayet etmek gerektiğini söylemişlerdir. Keza sure tertibinin kitabet için gereklilik arz etmesi söz konusu değildir. Bundan dolayı Ashabın özel Mushafları tertip yönüyle farklılık arz etmiştir. Gerek Hz. Peygamber gerek ilk dönemdeki ilim önderleri ve gerekse sonraki asırlarda yaşamış İslam âlimleri namazda tilâvet edilirse surelerin tertibi nereye ait gibi bir şart gözetmemişlerdir. Şayet bunun aksi söz konusu olsaydı Hz. Peygamber’den surelerin tertibine riayetin zorunlu olduğuna dair kesin bir talimat sâdır olması ve bunun yaygınlık kazanması gerekirdi. Hâsılı surelerin tertibinin Hz. Peygamber’in talimatına dayanmadığı sabittir.

(Öztürk-Ünsal, 2018, s. 241. Öztürk, Mustafa-Ünsal, Hadiye. (2018). Kur'an Tarihi. Ankara: Ankara Okulu).

Hz. Peygamber Kur’an’daki surelerin öğrenilmesini ve ayetlerin sure içindeki tertibe göre tilavet edilmesini istemiş dolayısıyla hangi surenin önce hangisinin sonra tertip edilmesi gerektiği meselesiyle ilgilenmemiştir.

(Öztürk-Ünsal, 2018, s. 242. Öztürk, Mustafa-Ünsal, Hadiye. (2018). Kur'an Tarihi. Ankara: Ankara Okulu).

Bu konuda araştırmalarımızdan hareketle kanaatlerimizi bildirmemiz gerekirse, alimlerimize saygı duymakla birlikte fikirlerine katılmamaktayız. Çünkü sıkı sıkıya sarıldıkları sahabe Mushaflarının farklı tertipler üzere olması deliliyle alakalı olarak bizim kanaatimiz Zürkâni’nin “Menâhil” isimli eserindeki görüşleriyle örtüşür mahiyettedir. Onların Mushafları ya surelerinin tevkîfiliği hususunun öncesinde karışık bir tertibe sahiptir yahut tevkîfîliğin henüz sabit olmadığı surelerle sınırlıdır.

(Zürkânî, 2015, I/488. Zürkânî, Muhammed Abdülazîm (2015). Menâhilu'l-irfân. 1. Çev. D. D. Aldemir, İstanbul: Beka).

Bir diğer delillerinden olan Enfâl, Tevbe ve Yunus surelerinin tertibidir ki bu surelerin tertibiyle alakalı rivayetler, bu surelerin tertibinin mahiyeti ile alakalıdır. Diğer bütün sureleri kapsar yorumlar yapmak ve ictihâdî olduğuna dair keskin bir görüşe delil getirilmemelidir. Çünkü bu keskin görüşü delillendiremeyecek kadar özel nitelik taşıyan bir rivayettir. Görüşümüzü destekler mahiyette Buhârî bu hadisi zayıf saymıştır. Ahmet Şakir de “Bu hadisin aslı yoktur” ifadelerine yer vermiştir.

(Öztürk, 2005, s. 228. Öztürk, H. (2005). "Hz. Peygamber Döneminde Kur'an Ayetlerinin ve Surelerinin Tesbit ve Tertibi Hakkında Bir Değerlendirme." Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 20 / 20-21 (Mart 2005): 213-235. Öztürk).

İbni Hacer, Huzeyfetu’s Sakâfî’nin şöyle dediğini rivâyet eder: ‘Sakif kabilesinden bir grup Müslümanla beraberdim. Hz. Muhammed (s.a.s) “Bana Kur’an’dan bir hizip geldi.’ buyurdu. Ben ona vakıf oluncaya kadar dışarıya çıkmak istemedim. Huzurundan ayrıldıktan sonra ashabına Kuran’ı hiziplere nasıl ayırıyorsunuz diye sorduk. Onlar da bize üç, beş, yedi, dokuz, on bir ve on üç sure şeklinde Kâf Suresinden itibaren Kur’an’ın sonuna kadar (elmufassal) (hizip olarak) böldük dediler.” İbni Hacer bu bilgilerden sonra: “Bu rivayet gösteriyor ki Mushaf’ın bugünkü şekli üzere tertibi Hz. Muhammed (s.a.s) zamanında yapılan tertibin aynıdır. Ancak mufassal sureleri Hz. Muhammed (s.a.s) döneminde özel olarak tertip edilip geri kalanların sahabe tarafından tertip edilmesi ve birtakım takdim ve tehir yapılması da ihtimal dâhilindedir” ifadelerine yer verir.

(Atik, 1989, s. 213. "Ayet Ve Surelerin Tevkifiliği Meselesi". Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi).

Beyhâkî (ö.458/1066) “Enfâl ve Tevbe sureleri hariç bütün surelerin tertibi tevkîfîdir” görüşüne sahiptir.

(Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî (2018). el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân. S. 148, Beyrut: DKİ).

İmam Malik şöyle demiştir: “Sahabe, Kur’an’ı Hz. Muhammed (s.a.s) duyduğu gibi telif etmiştir. Bununla birlikte o surelerin tertibinin sahabe icması / ortak kararı ile olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla bu konudaki ihtilaf ‘surelerin tertibi Hz. Peygamber’in sözlü belirlemesi ile mi olmuştur yoksa sadece fiili uygulaması ile mi gerçekleşmiştir?’ noktasına gelmiştir.

(Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/257, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).

Tevkîfi Yaklaşım

İslam âlimlerinden bir grup ise, surelerin, bugünkü Mushaflarda yazılı olduğu şekilde tertibinin vahiy ile sabit olduğunu, Cebrail’in Hz. Muhammed’e (s.a.s) öğrettiği ve belirtildiği şekilde tertip edildiğini ifade etmektedir.

(Keskinoğlu, 2012, s. 107. Nüzûlünden Günümüze Kur'an-ı Kerim Bilgileri. Ankara: T.D.V.)

Tevkîfîlik görüşünü savunanlar arasında Ebû Bekir İbnu’l Enbâri (ö. 328/940), Ebû Cafer en-Nahhâs (ö. 338/,950), Tâculkurrâ el-Kirmânî, Ebû Muhammed et-Tîbî (ö. 743/1343) başta olmak üzere pek çok isim zikredilmiştir.

(Öztürk-Ünsal, 2018, s. 237. Öztürk, Mustafa-Ünsal, Hadiye. (2018). Kur'an Tarihi. Ankara: Ankara Okulu).

Ebû Ca’fer en-Nahhâs: “Vâsile hadisinde ifade edildiği gibi surelerin bu şekilde tertibi Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından yapılmıştır. Vâsilenin rivayet ettiği bir hadiste peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Bana Tevrat yerine 7 uzun sûre/seb-ı tıvâl verildi’ (Zürkânî, 2015, I/490). Surelerin tertibi, Levh-i Mahfuz’dakinin aynıdır. Allah Teâlâ bu tertip ile yüce kelamını beyan etmiştir. Daha sonra âyet ve sûreler ihtiyaçlar anında ve sırasında nazil olmuştur. Arza-i âhirede bu tertip üzere karar kılınmıştır. Mushafların farklı olması ise daha önce arza-i âhire gerçekleşmeden önceydi. Daha sonra Hz. Muhammed (s.a.s) sureleri sıraya koydu. Surelerin telifi konusunda tercih edilen görüş, bu şekilde Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından tercih edilmiş olmasıdır” der. Bu ifadelerini mezkûr hadis ile delillendirir.

(Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh, 2012). Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/258, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).

Nahhâs: “Bu hadis Kur’an’ın tertibinin bizzat Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından yapıldığını, Kur’an’ın, Hz. Muhammed (s.a.s) zamanında telif edildiğini ve Mushaf’ta surelerin bu tertip üzere toplandığını gösterir” demiştir.

(süyûtî, 2018, s. 148. süyûtî, ebü’l-fazl celâlüddîn abdurrahmân b. ebî bekr b. muhammed elhudayrî (2018). el-itkân fî 'ulûmi'l-kur'ân. beyrut: dki).

Keza, Enfâl suresinin, Berâe suresinden sayılmayışı, bu görüşün doğruluğuna delildir.

(Atik, 1989, s. 214. "Ayet Ve Surelerin Tevkifiliği Meselesi". Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi).

İbnü’l-Kassar (ö. 397/1007) da tevkîfîlik görüşünü destekler mahiyette; “Surelerin tertibi ve ayetlerin yerlerine konması doğrudan doğruya vahiy ile gerçekleştirilmiştir” der.

(Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî (2018). el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân. s. 149, Beyrut: DKİ).

İbni Eşte (ö. 360/971) ise İbn Vehb (ö. 197/813) tarikiyle Süleyman b. Bilal (ö. 172/788)’in şöyle dediğini rivayet eder: “Kur’an’ın Bakara ve Âl-i İmran sureleri Medine’de, bunlardan seksen küsur surede Mekke’de indiği halde Bakara ve Âl-i İmran sureleri Kur’an’ın tertibinde niye başa alındı” diye sordu. O da şu cevabı verdi: “Bu iki sure Kur’an’ın tertibinde başa alınmıştır. Çünkü Kur’an’ın tertibi Hz. Peygamber’in ve kendisi ile beraber olan sahabenin bilgisi, bu konuda aralarında ittifak hâsıl olması neticesinde gerçekleşmiş, hakkında soru sorulacak bir şüphe kalmamıştır.”

(Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî (2018). el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân. s. 149, Beyrut: DKİ).

Ebûbekir el-Enbâri’ye (ö. 577/1181) göre Cebrail, Hz. Muhammed’e (s.a.s) her surenin yerini bildirdi. Surelerin yerlerinin birbiri ardınca sıralanması, ayet ve harflerin sıralanması gibiydi. Bunların hepsi de Hz. Peygamber tarafından yapılırdı. Bir sureyi öne alan ya da geriye bırakan kişi, Kur’an’ın tertibini bozmuş olur.

(Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh, 2012). Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/260, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).

Bakara suresini, En’âm Suresinden sonra almak mümkün değildir. Enam suresi, Bakara suresinden önce nazil olmasına rağmen Enam suresini öne alma konusunda hiçbir delil yoktur. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s) bu tertip üzerine Cebrail’den almış ve her sureyi de Kuran’ın neresinde konulacağını beyan etmiştir.

(Atik, 1989, s. 215. "Ayet ve Surelerin Tevkifiliği Meselesi". Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi).

Süyûti, bu görüşü şöyle gerekçelendirmiştir: “Hâmim ve Tâsin gibi hurûf-u mukatta ile başlayan sureler, Mushaf’ta birbirini takip ettiği halde “Sebbeha” lafzı ile başlayan Hadid, Haşr, Saff gibi surelerin arasında başka surelerin yer alması ayrıca Şuarâ ile Kasas surelerinin arasında bu iki sureden daha kısa ve dar hacimli Neml suresinin bulunması, sure tertibinin tevkîfî olduğunu gösterir. Şayet sureler içtihadî olarak tertip edilseydi “sebbeha” lafzı ile başlayan surelerin birbiri ardında gelmesi Neml suresinin de Kasas suresinin takip etmesi gerekirdi.”

(Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî, el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân, 2018, s. 149. Beyrut: DKİ,).

Begâvî (ö. 516/1122) konuyla alakalı olarak şu ifadelere yer vermektedir: “Sahabe Allah’ın peygamberine indirdiği Kur’an’da herhangi bir fazlalık ve eksiklik yapmadan, hafızların bir kısmını şehit olması ve bazı ayetlerin kaybı olacağı endişesi ile iki kapak arasında Mushaf’ta toplamışlardır. Bunu yaparken de takdim ve tehir yapmaksızın, peygamberden duydukları şekilde yazmışlardır. Ya da Hz. Muhammed’den (s.a.s) almadıkları halde kendileri bir tertip işine koymuşlardır. Hz. Muhammed (s.a.s) inen ayetleri ashabına okur ve Cebrail’in kendisine öğrettiği şekilde bugün Mushaflarımızdaki tertip üzere onlara öğretir. Her ayetin nüzulünü müteakip hangi surede hangi ayetin akabinde yazılacağını bildirdi. İşte sahabenin gayreti Kur’an’ın tertibinde değil bir arada toplanmasında olmuştur. Çünkü Kur’an Levh-i Mahfuz’da bu tertip üzere yazılmıştır. Allah onu dünya semasına bütün olarak indirmiş sonra da ihtiyaca göre peyderpey buyurmuştur.”

(Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed elHudayrî, el-İtkân fÎ 'Ulûmi'l-Kur'ân, 2018, s. 146. Beyrut: DKİ,).

Surelerin tertibi tevkîfî olduğunu ifade edenlerden biri de Âlûsî’dir. Ona göre Hz. Peygamber, ayet ve surelerin yerlerini ya bizzat açıklayarak ya da işaret yoluyla bildiriyordu. Sahabe de bu tertip üzere icmâ / ittifak etmişti.

(Demirci, 2013, s. 105. Demirci, M. (2013). Tefsir usûlü. İstanbul).

Onlar ne bâtıla karşı en ufak bir yumuşama gösterirler ne de bir söz ve ayıplama onları hakikat abi olmaktan alıkoyardı. Çünkü onlar kesinlik ifade eden tevatür derecesinde ki bilgileri kendileri için en güçlü delil kabul edip şüphe ve zanla dayanan bilgileri iltifat etmezlerdi.

(Demirci, 2016, s. 188. Kur'ân Tarihi (9 b.). İstanbul: İFAV).

Nisâbûrî’nin (ö. 730/1329) bu konudaki görüşü ise: “Şu kesin olarak bilinmelidir ki Kur’an Hz. Muhammed (s.a.s) zamanında cem edilmiştir. Bir ayet nazil olmadı ki Hz. Muhammed (s.a.s) vahiy kâtiplerine o ayetin nereye yazılacağını emretmesin. Yine bir sure inmezdi ki Allah resulü kâtibe inen surenin hangi surenin yanına koyacağını söylemiş olmasın.

(Atik, 1989, s. 216. "Ayet ve Surelerin Tevkifiliği Meselesi". Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi).

Surelerin tertibinin tevkîfiliği meselesinde Subhi es-Sâlih (ö. 1986) de tevkîfi olduğu görüşünü destekler mahiyette “Surelerin tertibi tevkîfîdir. Peygamber hayatında Kur’an surelerinin tamamını biliyordu. Bunun aksini iddia etmek için elimizde hiçbir delil yoktur. Surelerin tertibinin sahabe içtihadı ile olduğunu söyleyen yahut bir kısmının ictihâdî ve bir kısmının tevkîfî olduğunu ileri süren görüşlerini kabul edilmesi mümkün değildir” ifadelerine yer verir.

(Sâlih, 1982, s. 60. Mebâhis fî 'Ulûmi'l-Kur'ân. Kur'an İlimler. Çev. S. Şimşek, HİBAŞ).

Nevevî (ö. 676/1277) de; “Âlimler ‘İster namazda olsun ister namaz dışında olsun Kur’an’ı önce Fâtiha sonra Bakara sonra Âl-i İmrân olmak üzere bugünkü tertibi uygun olarak okumaları hususunda ittifak etmişlerdir. Hatta bir kısım âlimler namazda birinci rekâtta Nas suresi okunursa ikinci rekâtta Fâtihâ’dan sonra Bakara suresinden okumak gerekir’ demişlerdir” sözleriyle tertibin tevkîfîliğine vurgu yapmıştır.

(Atik, 1989, s. 216. "Ayet Ve Surelerin Tevkifiliği Meselesi". Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi).

Muasır fakihlerden biri kabul edilen el-Hûli, Hz. Peygamber zamanında Kur’an’ın tespit ve tertibi ile ilgili delilleri zikredip bir değerlendirme yaparak muhaliflerin delillerini reddeder ve şöyle ifadeler kullanır: “Peygamberin ve sahabenin hallerini tetkik ettiğimizde Kur’an’ın Resulullah zamanında tespit ve tertip edildiği sonucuna varırız.”

(Öztürk, H. 2005, s. 226. "Hz. Peygamber Döneminde Kur'an Ayetlerinin ve Surelerinin Tesbit ve Tertibi Hakkında Bir Değerlendirme." Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 20 / 20-21 (Mart 2005): 213-235. Öztürk, Mustafa-Ünsal, Hadiye. (2018). Kur'an Tarihi. Ankara: Ankara Okulu).

Büyük kıraat âlimi Ebû Amr ed-Dânî (ö. 444/1053) de surelerin tertibinin ve isimlendirilmesinin tevkîfî olduğu görüşünü benimsemiştir.

(Çetin, A. 2014, s. 48. Kur'an İlimleri ve Kur'an-ı Kerim Tarihi. İstanbul: Dergâh).

Sonuç ve Değerlendirme

Çalışmamızın mezkûr bölümünde şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki Kur’an-ı Kerim’in ayetleri Hz. Muhammed’in (s.a.s) şahsi tasarrufundan tamamen uzaktır. İlahî vahyin gözetimi altında yazılıp, tertip edilmiştir. Bu sebeple İslam âlimleri bu hususta görüş birliği içindedirler.

Surelerin tertibine gelince, bu konuda farklı görüşler vardır. Bir kısım İslam âlimi tertibin ictihâdî, bir kısım tertibin kısmen tevkîfî kısmen ictihâdî bir diğer kısım ise tertibin tevkîfî olduğu noktasında görüşlerini belirtmektedir.

İsimlerini zikretmemiz gerekirse ictihâdî olduğu kanaatinde olan âlimler; İmam Malik, el-Kâdi İyaz, İbn Fâris, İbn Cüzey, Bâkillânî’dir.

Uzlaştırmacı yaklaşımda olan âlimlerimiz; Ebû Muhammed İbn Âtiyye, Ebû Ca’fer İbnu’z Zübeyr, İbn Hâcer, Beyhâkî, Süyûti, Zürkânî’dir.

Tevkîfi olduğu kanaatinde olan âlimlerimiz; Ebû Ca’fer en-Nahhâs, İbnu’lKassar, Ebûbekir el-Enbâri, Kirmâni, Begâvî, Âlûsî, Nisâbûrî, Subhi Salih, Nevevî, el-Hûli, Ebû Amr ed-Dânî’dir.

Bizim bu konu hakkındaki kanaatlerimize göre, zikrettiğimiz üç görüşten en tutarlı olanı, sure tertibinin tevkîfî olduğunu savunanların görüşüdür. Böyle olduğu içindir ki, Zeyd b. Sâbit, Hz. Ebû Bekir zamanında Kur’an’ı cem ederken aynı tertibi esas almış, Hz. Osman döneminde de Kur’an’ı istinsah etmekle görevli heyetin başına getirildiği zaman yine aynı tertibi uygulamıştır. Çünkü Zeyd b. Sâbit arza-i ahirede bulunmuş ve bizzat Hz. Muhammed’den (s.a.s) başından sonuna kadar Kur’an-ı Kerim’i iki kere dinlemiştir. Tabii ki Hz. Muhammed (s.a.s) sözünü ettiğimiz bu son arzda Kur’an surelerini belli bir tertibe göre okumuştur. Onun kıraat ettiği bu tertip de Levh-i Mahfuzda bulunan ezeli kelamın tertibiyle aynıdır. Şimdi bu durumda Zeyd b. Sâbit’in Hz. Muhammed’den (s.a.s) bizzat dinlediği Kur’an’ı başka bir tertibe göre cem etmesi ve çoğaltması söz konusu olabilir miydi? Elbette ki böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Çünkü bu, Allah Teâlâ tarafından bildirilmiş ve Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da ümmete tebliğ edilmiş bir tertiptir. O nedenle Zeyd b. Sâbit hem Kur’an’ın derlenmesinde hem de istinsahında sözünü ettiğimiz bu tevkîfî tertibi aynen uygulamıştır. Böyle olduğu için de hiçbir sahabe söz konusu Mushaf’ın tertibine karşı çıkmamış ve sonuçta Kur’an metni sure tertibi bağlamında sahabenin icmâına / ortak kararına mazhar olmuştur. İşte bu sebeple Kur’an’daki sure tertibi de ayetlerin tertibinde olduğu gibi tevkîfî bir nitelik arz etmektedir. [22]

BİZ DE SİBEL DANACI’NIN DEĞERLENDİRMELERİNİ DOĞRU BULUYORUZ. TETKİKİNİN, KUR’AN ANLATIMIYLA BİREBİR UYUŞTUĞUNU AYETLERLE ORTAYA KOYUYORUZ:

Ayetleri Bir araya Toplamak ve Sureler Oluşturmak Allah’ın Uygulamasıdır

Kıyâmet Suresi 17

İnne ‘aleynâ cem’ahu ve kur-âneh(u)

Ozanca Bal Meal Kıyâmet sûresi 16-17

Dilini, onunla hemen hareket ettirme / gelen vahyi duyar duymaz anlatma /

[İlgili ayetleri de sana bildirmeden], Kur’an’ı anlatmakta ihtiyatsız davranma![23]  Tâhâ 114

Şüphesiz bize düşer, onu bir araya toplamak ve okutmak /

Kuşkusuz bize aittir, ayetlerini açıklamak[24] / birbirine katmak.[25]

Yaptığımız Yorumu Tamamen veya Kısmen Destekleyen Mealler ve Tefsirler:

Ahmet Tekin Meali

Kur’an’ın telifi, hâfızana yerleştirilmesi, bütünlük kazandırılarak okunması ve okutulması bize aittir.

İsmail Yakıt

Muhakkak ki onun toplanması ve okunması Biz’e düşer.

Kur’an’ın cem’ini zaten Hz. Peygamber sağlığında yapmıştı. Mescid-i Nebevi’deki nüsha bunun delilidir. Cebrail’le her Ramazan’da arz etmelerinden ayet ve surelerin belli bir sırada olduğu anlaşılıyor. Çünkü karşılıklı arz bir sıraya göre olur. O da elimizdeki Mushaf’ın sırasıdır. Hz. Ebu Bekir döneminde bir komisyon kurularak yapılan cem ise, herkesin elindeki Kur’an parçalarının, Mescid-i Nebevî nüshası örnek alınarak tekrar bir araya getirilmesidir.

Mehmet Türk Meali

Şüphesiz onu, (Kur’an halinde) toplayarak okutmak, bize aittir.

Efendimiz, Kur’an’ı, Tamamen Allah Teâlâ’nın Tertibine Göre Tebliğ Etmiştir:

Tâhâ 114

Fete’âla(A)llâhu-lmeliku-lhakk(u)(k) velâ ta’cel bilkur-âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuh(u)(s) vekul rabbi zidnî ‘ilmâ(n)      

Ozanca Bal Meal Tâhâ 114.        

Hak Melik olan Allah, gayet uludur.

[Muhammed, vahyettiği bir kuludur] 53/10

Kur’ân’da / okumakta[26] açıklamakta[27] acele etme, ayetin vahyi sana tamamlanmadan;

Şöyle seslen [eğiticine]: Rabbim! İlmimi artır / her yönüyle haberli kıl beni Kur’an’dan! [28]

Yaptığımız Yorumu Tamamen veya Kısmen Destekleyen Meal ve Tefsirler Şunlardır:

Abdulbaki Gölpınarlı Meali

Acele etme Kur'an'ı okumak için sana vahiy tamamlanmadan.

Ahmet Tekin Meali

Vahyedilmeye devam eden Kur’an hükümlerinin nihai şekli, bütünlüğü gerçekleştirilip sana bildirilmeden, gerekli açıklamalar yapılmadan, Kur’an’a dayalı görüş bildirmekte, uygulama yapmakta acele etme.

Ahmet Varol Meali

Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur'an('ı okuma)da acele etme!

Bu ayet hakkında, Nisa suresinin 34. ayeti kerimesinin iniş sebebinden söz edilirken geçen rivayetin daha sahih olduğu bildirilmiştir.

Cemal Külünkoğlu Meali

Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Resul!) Kur'an'ın sana vahyi tamamlanmadan hüküm vermekte acele etme! “Rabbim ilmimi (bilgimi) artır” de!

“Vahiy sona ermeden onu okumakta acele etme!” uyarısı, Mesajı anlamak konusunda ciddi bir disipline dikkat çekmektedir. Kur’an’ı oluşturan ayetler ve sureler bir arada birbiriyle tutarlı, uyumlu ve bağlantılı tam bir ahenk içindedir. Bunun içindir ki, İlahi direktifleri tam olarak anlamak isteyen kimse, ayetleri ya da sureleri ait oldukları umumi anlam örgüsünden soyutlayarak onlardan maksadını aşan sonuçlar çıkarmaya çalışmamalı, siyak-sibak bütünlüğüne dikkat etmeli, diğer ayetlerle bağlantılarını kurmalı, mesajı bir bütün olarak ele almalı, münferit meseleleri bile bu bütün içinde değerlendirmelidir. Daha kapsayıcı bir ifadeyle söylemek gerekirse, Kur’an’ın tamamını bilinçaltına yerleştirerek hadiselere onun oluşturduğu zaviyeden bakmalıdır. Onun için “Kur’an okuyacağın zaman, ilâhî rahmetten kovulmuş her türlü şeytanın vesvese ve ayartmalarından Allah’a sığın!” (Nahl 16/98) buyruluyor. “Allah’a sığın” ifadesini, “Allah’ın öğretilerine sığın, onlardan destek al” şeklinde anlamalıyız. Eğer ayeti okurken kötü anlamda kalbimize bir vesvese düşerse hemen diğer ayetlerin desteğine baş vurmalıyız. Burada da Hz. Peygambere “Kur’an’ın sana vahyi tamamlanmadan hüküm vermekte acele etme!” buyrularak hüküm verme konusunda gelecek olan vahyi beklemesi emrediliyor. Bugün böyle bir problem olmadığına ve Kur’an’ın tamamı/vahyin bütünü elimizde olduğuna göre parçacıl bir yaklaşımla hüküm vermekte aceleci davranmamalıyız ve mutlaka Kur’an’ın bütünü üzerinden değerlendirme yapmalıyız!

Hasan Basri Çantay Meali

(Öyle ya, o Hak kelâmıdır. Padişahlar) padişah (ı) olan, Hak olan Allah(ın şanı) çok yücedir. Sana onun vahyi tamamlanmazdan evvel Kur'an (ı okumada) acele etme, «Rabbim, benim ilmimi artır» de.

İsmail Yakıt

Melik ve Hak olan Allah, yüceler yücesidir! (Ey Peygamber!) Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme. “Rabbim ilmimi artır!” de.

Kadri Çelik Meali

Hak hükümdar olan Allah yücedir. Vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: “Rabbim, ilmimi arttır!”

Mahmut Kısa Meali

Ey Muhammed ve sen ey Kur’an okuyucusu! Bu kitabı doğru anlamak istiyorsan, peşin ve aceleci yaklaşımlardan sakın; ayetleri, ait olduğu genel anlam örgüsünden soyutlayarak onlardan aceleci hükümler çıkarma. Kur’an’ı bir bütün olarak ele al ve birkaç anlama gelebilecek ayetleri, o bütün içinde değerlendirmeye çalış. Ve ne kadar bilgili olursan ol, hiçbir konuda kendini yeterli görme; dâimâ, “Ey Rabbim, anlayış, idrak ve ilmimi artır!” de ve bunun gereği olan okuma, öğrenme, araştırma ve düşünme faaliyetlerini bir an bile kesintiye uğratma.

Muhammed Esed Meali

Kur’an’ın vahyi sana bütünüyle ulaştırılmadan önce onun hakkında (görüş bildirmekte) tezlik gösterme.

Bu ayetin ifade ettiği mesaj şöyle özetlenebilir: Kur’an Allah’ın Kelâmı, Allah’ın Sözü olduğuna göre, onu oluşturan parçaların hepsi -ibareler, cümleler, ayet ve sureler- bir arada birbiriyle tutarlı ve bağlantılı tam bir bütün meydana getirmektedirler. Bunun içindir ki, Kur’an mesajını tam olarak anlamak isteyen kimse, “aceleci yaklaşımlardan”, yani ayetleri ait oldukları umumî anlam örgüsünden soyutlayarak onlardan aceleci sonuçlar çıkarmaktan sakınmalı, Kur’an’ı bir bütün olarak ele almalı, münferit meseleleri bu bütün içinde değerlendirmelidir.

Mustafa Çavdar Meali

Her şeye gerçek hükümran olan Allah, yücelerden yücedir. Kuran sana vahyolunurken vahiy tamamlanmadan önce herhangi bir konuda hüküm vermek için acele etme! Ve “Rabbim ilmimi artır!” de. 2/120, 7/52, 34/6, 35/28

Mustafa İslamoğlu Meali

Kur’an hakkında tez canlı davranarak (sonuç çıkarma)!

Bu âyetin 105. âyet ışığında açılımı şudur: “sana sorulan soruların cevabı ulaştırılmadan önce tez canlı davranarak görüş bildirme” (Ebu Müslim’den nkl: Râzî).

Süleyman Ateş Meali

Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kur'an'ı acele okumağa kalkma!

Süleyman Tevfik (1927)

Allâh Te'âlâ hakk-ı melikdir. (Yâ Muhammed) Sana vahiy hitâm bulmazdan Kur'ân'da (teblîğde) acele itme.

Süleymaniye Vakfı Meali

Kur’an’ın [ilgili anlam kümesinin] vahyi tamamlanmadan hüküm vermekte acele etme.

Şaban Piriş Meali

Gerçek hükümran olan Allah, yücedir, Vahyi sana tamamlamadan önce Kur'an'a / okumaya acele etme ve “Rabbim bilgimi artır!” de.

Ümit Şimşek Meali

Egemenliğin gerçek sahibi olan Allah herşeyden yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur'ân'da acele etme. Ve “Rabbim, ilmimi arttır” de.

Bu ayetin Peygamberimizle ilgili yönü vahyin inişine atıfta bulunurken, ümmetiyle ilgili yönü de Kur’an’ın bir bütün halinde dikkate alınmasını ve iyice kavranmasını emretmektedir. Çünkü Kur’an’ın ayetleri birbirini tamamlar ve açıklar. Bu ayetlerden bir veya ikisini alıp Kur’an’ın geri kalan kısmından soyutlayarak onlardan anlam çıkarmak, insanı ciddî yanlışlara sürükleyebilir. Ayetin sonundaki dua da Kur’an’ın bu konudaki uyarısını desteklemektedir.

Yaşar Nuri Öztürk Meali

Sana vahyi tamamlanmadan önce, Kur'an hakkında aceleci olma.

Bunyadov-Memmedeliyev

Sana tamamen / kamilen vəhy olunmadan evvel Kur’an’ı okumağa telaşlanma![29]

Kur’an Anlaşılsın Diye, 39, YEKDER

“Vahiy sana bütünüyle ulaştırılmadan önce Kur’an’a (dair görüş bildirmekte) acele davranma.”[30]

İsmail KAZDAL

Vahiy tamamlanmadan önce açıklamakta acele etme ve de ki: Rabbim benim ilmimi artır!

Fahruddin er-Râzî, Tâhâ Suresi 114’ün Tefsiri  

«Cenabı hakkın, “Sana onun vahyi tamamlanmadan evvel” ifadesine gelince bununla, “onun tamamı sana gelmezden evvel” ve “onun tamamının beyanı sana gelmezden önce” manalarının kastedilmiş olması muhtemeldir. Çünkü bu iki husus, ancak vahiy ile elde edilir.

(…….)

O halde, bu durumda bununla kastedilen, Kur’an’ın tamamı veya beyanı yahut her ikisi birden vahiyle ortaya çıkıncaya kadar ne kendisini ne de başkasını o Kur’an’a yöneltmemesidir.

Çünkü, söz tamamlanmadığı müddetçe, sözün manası konusunda beklemek gerekir. Zira, bunun peşinden, tahsis etme özelliğine sahip olan bir istisnanın veya bir şartın, ya da bunlardan başka bir şeyin gelmesi muhtemeldir.»[31]

«Tâhâ 114’ün ümmetle ilgili yönü, Kur’an’ın bir bütün halinde dikkate alınması ve iyice kavranmasıdır. Çünkü, Kur’an’ın ayetleri birbirini tamamlar ve açıklar. Ayetlerden bir veya ikisini alıp Kur’an’ın geri kalan kısmından soyutlayarak onlardan anlam çıkarmak, insanı ciddi yanlışlara sürükleyebilir. Bu ayetin sonundaki dua da Kur’an’ın bu konudaki uyarısını desteklemektedir.»[32]

«Kur’an’ı kendi bütünlüğü içinde değerlendirmeden doğru anlamlara ulaşmak mümkün değildir.»[33]

Kur’an’ı bir bütün olarak okurken, ayetler ve sureler arası uyuma dikkat edilmeli, ayet bütünlüğü ve sure bütünlüğü sağlanmalıdır (İbrahim H. Karslı, Kur’ân’ı Anlamaya Giriş (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2012), 92-93). Ayetlerin birbirini tamamladığı, açıkladığı unutulmamalıdır (Halis Albayrak, Kur’ân’ın Bütünlüğü Üzerine, 7. Baskı (İstanbul: Şule Yayınları, 2015), 24).»[34]

Okutmak Allah’tan Okuduklarına Uymak Kuldandır

A’lâ 6

Senukri-uke felâ tensâ

Ozanca Bal Meal A’lâ 6-7            

Sana [Kur’an’ı] biz okutacağız; [yaşamayı ve yaymayı][35] unutmayasın;

Sırf Allah’ın [senden] istediklerini / salt sana önerdiklerini [hatırlayasın]![36]

Bu Ayete Yaptığımız Yorumu Tamamen veya Kısmen Destekleyen Mealler Şunlardır:

Ahmet Tekin Meali

Ahmet Tekin Meali:

“Sana Kur’an’ı okutacağız. Sen de sakın Kur'an'ı okumayı, duyurmayı; Kur'an ile ameli, Kur'an-ı hayata geçirmeyi unutmamalısın.”

Besim Atalay Meali (1965)

Seni okutacağız, imdi onu unutma!

Erhan Aktaş Meali

Sana okutacağız (sana ne yapacağını bildireceğiz, gideceğin yolu göstereceğiz.); bir daha unutmayacaksın (bir daha şaşırmayacaksın).

«Bundan böyle seni okutacağız. Ruh’ul-Kudüs olan Cebrail vasıtasıyla sana okuyacağın bir kitap olan Kur’an’ı indirip öğreteceğiz. İneni ve indirileceği okumaya muvaffak edeceğiz. Vahiy ile seni Kur’an ve kıraat sahibi yapacağız. Bazı alimler, "unutmamaktan asıl maksat, gereği ne ise ona göre amel etmektir" demişlerdir.»[37]

MUSHAF  Müellif: MEHMET EMİN MAŞALI

Kur’an-ı Kerîm ayetlerinin iki kapak arasında toplanmasından oluşan kitaptır.

Sözlükte Mushaf kelimesi “bir araya getirilip bağlanmış yazılı sayfalar” anlamına gelir. Kur’an’da suhuf ve sıhaf (geniş kaplar) kelimelerinin zikredilmesi (ez-Zuhruf 43/71), Kur’an’ın nazil olduğu dönemde bu kökün Arapçada kullanıldığını göstermektedir. Ayrıca sahîfe kelimesinin çoğulu olan sahâifin İslâm öncesi dönemde Antere’nin divanında geçtiği bilinmektedir (Kurtubî, XI, 86).

Mushaf kelimesi sahîfenin çoğulu olan suhuf “ilâhî vahiy” manasında Hz. İbrâhim ve Mûsâ’ya gelen vahiy konumunda zikredilmiş (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṣḥf” md.), Kur’an ayetleri için de “değerli sayfalar” (suhuf-i mükerreme) anlamında kullanılmış (Abese 80/13; bk. Taberî, XXX, 68) ve Resulullah’ın, içinde en doğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sayfaları (suhuf-i mutahhere) okuduğu ifade edilmiştir (el-Beyyine 98/2-3; bk. a.g.e., XXX, 333). Kelime, Kur’an-ı Kerîm’i Mushaf’a bakarak okumanın daha faziletli olduğunu belirten ve Hz. Peygamber’e nispet edilen bir rivayette geçmektedir (Taberânî, I, 221; Beyhakī, II, 407).

Literatürde Mushaf, daha çok Hz. Osman döneminde yazılıp çoğaltılan Kur’an nüshaları için kullanılmış, Ebû Bekir zamanında cemedilen Kur’an metni suhuf olarak anılmıştır (Buhârî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 3; İbn Ebû Dâvûd, s. 19; Dânî, el-Muḳniʿ, s. 2, 5). Hz. Ebû Bekir devrinde, vahiy kâtiplerinin yazdığı dağınık haldeki ayet ve surelerin iki kapak arasında bir araya getirilmesi hedeflenmiş, Hz. Osman döneminde ise sureler Fâtiha ile başlayıp Nâs ile bitecek şekilde sıraya konmuş, surelerin nüzul sırasına göre tertibinden farklı olan bu düzenlemeye “Mushaf tertibi” denilmiştir.

Kur’an metninin tamamını ifade eden özel bir isim olmakla birlikte mushaf kelimesi başka metinler için de kullanılmış, başta İncil olmak üzere diğer kutsal kitaplar da mushaf olarak zikredilmiştir (Müsned, I, 202-203; İbn Sa‘d, I, 363; İbn Ebû Dâvûd, s. 158). Hadis metinleri için de mushaf denmiş, Hâlid b. Ma‘dân’ın bildiklerini kaydettiği kitaptan mushaf diye söz edilmiş, kelimenin “harf” ve “kıraat” anlamında kullanıldığı da olmuştur (İbn Ebû Dâvûd, s. 50, 134-135). Câhiz Kitâbü’l-Ḥayevân adlı eserinin bölümlerini “mushaf” başlığı altında sıralamıştır.

Hz. Osman Mushafları.

Halife Osman zamanında yazılıp belli başlı merkezlere gönderilen Kur’an nüshaları “mesâhif-i Osmâniyye” olarak tanınmıştır. Ayrıca Hz. Osman’ın kendisi için ayırdığı nüsha “imam Mushaf” diye anılmış, diğerleri hakkında “mesâhifü’l-emsâr” tabiri kullanılmıştır (a.g.e., s. 37, 39). Bu mushafların sayısı ve gönderildikleri merkezler hakkında farklı bilgiler vardır. Mushaflar arasındaki imlâ farklılıklarına yer veren rivayetler esas alındığında sayılarının en az altı olduğu anlaşılır. Zira kaynakların hemen hepsinde gerek telaffuz gerekse harf veya kelime fazlalığı ya da eksikliğiyle ilgili olarak zikredilen farklılıklar için Mekke, Medine, Kûfe, Basra ve Şam nüshalarına atıf yapılmış, ayrıca Hz. Osman’ın Mushaf’ından söz edilmiştir. Bazı kaynaklarda Yemen, Bahreyn, Mısır ve el-Cezîre’ye de Mushaflar gönderildiği zikrediliyorsa da (Ya‘kūbî, II, 170; İbn Ebû Dâvûd, s. 34) bunların imlâ farklılıklarına ve kıraat imamlarının ihtilâflarıyla ilişkilerine dair bir kayda rastlanmamıştır.

Hz. Osman Mushaflarının gönderildiği şehirlerde özel yerlerde korunduğunda ve onlardan yeni Mushaf nüshaları istinsah edildiğinde şüphe yoksa da kaynak niteliği taşıyan bu Mushaflar birtakım çatışmalar sebebiyle yer değiştirmiş, başka bölge ve kişilere intikal etmiştir. Ancak bu Mushaflarla ilgili haberler onların tarihini aydınlatmak için yeterli olmamıştır. Meselâ Hz. Osman’ın şehit edildiği sırada imam Mushaf’ı okumakta olduğundan, hatta bu Mushaf’ın bazı yerlerine kanının bulaştığından söz edilmiş (İbn Sa‘d, III, 74), fakat bir süre Medine’de kaldığı anlaşılan (Ahmed b. Hanbel, Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe, I, 501) bu Mushaf hakkında daha sonraki dönemlerde farklı açıklamalar yapılmış; Mısır, Basra, Humus, Kurtuba, Semerkant, Taşkent ve İstanbul’da bulunduğu ileri sürülmüştür (İbn Battûta, I, 207-208; Makrîzî, III, 201; Semhûdî, I, 482). Günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kayıtlı olan Mushaf’la (nr. 44/32) Taşkent Eski Eserler Müzesi’nde bulunan Mushaf’ın da imam Mushaf olduğu ve üzerlerinde kan lekesi bulunduğu iddia edilmiş, ancak yapılan çalışmalar sonunda bunların imam Mushaf veya Hz. Osman’ın diğer Mushaflarından biri olmadığı anlaşılmıştır (Altıkulaç, s. 57-80). Diğer şehirlere ait Mushafların ise çok erken dönemlerde kaybolduğu zikredildiği gibi sonraki devirlerde görüldükleri yönünde de bilgiler mevcuttur.

Özel Mushaflar.

Kur’an metni Hz. Peygamber zamanında iki kapak arasına alınmamış olmakla birlikte Abdullah b. Mes‘ûd ve Übey b. Kâ‘b gibi sahabeler Kur’an’a ilişkin özel koleksiyonlar oluşturmaya başlamışlardı. Hz. Ali gibi bazı sahabelerin de Resulullah’ın vefatının hemen ardından bu tarz bir koleksiyon meydana getirdiği zikredilmişse de bunun yazılı bir metin oluşturma değil Kur’an’ın tamamının ezberlenmesi çalışması olduğu belirtilmiştir (İbn Ebû Dâvûd, s. 10; Süyûtî, I, 182-183). İstinsah faaliyeti öncesinde bu koleksiyonlardan Übey b. Kâ‘b Mushaf’ı Şam, İbn Mes‘ûd Mushaf’ı Kûfe, Mikdâd b. Esved Mushaf’ı Dımaşk, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî Mushaf’ı Basra bölgesinde yaygınlık kazanmıştır. Hz. Ebû Bekir dönemindeki derleme faaliyeti vahiy malzemesini bir araya toplamayı hedeflediği, dolayısıyla Müslümanların başvurması için standart bir koleksiyon hazırlama amacı taşımadığından anılan bölgelerde Kur’an öğretimi ve yazımı bu kişisel Mushaflar esas alınmak suretiyle sürdürülmüştür. Ancak bu özel koleksiyonlar arasındaki birtakım farklılıklar, İslâm coğrafyasının değişik bölgelerinde farklı Mushafların ve bu Mushafları esas alan okuyuşların yaygınlaşması sonucunu doğurmuştur. Sahabeden bazılarının uyarısı üzerine durumun Müslüman toplumun birliğini bozma noktasına ulaştığını gören Halife Osman Mushaf birliğini sağlamak amacıyla istinsah faaliyetine karar vermiştir. Bu maksatla kurduğu heyet, Hz. Ebû Bekir döneminde iki kapak arasına alınan ve o sırada Resul-i Ekrem’in zevcesi Hafsa’da bulunan sahifeler esas alınarak belli sayıda Mushaf’ın yazımını gerçekleştirmiştir. Bu Mushaf nüshaları dönemin İslâm merkezlerine gönderilmiş, onlara uymayan özel koleksiyonların imha edilmesi istenmiştir.

Hz. Osman, özel nüshaların imhasını başta Hz. Ali olmak üzere sahabenin ileri gelenlerinin desteğini alarak gerçekleştirmiş, ancak özel koleksiyonu Kûfe’de kabul görmüş olan İbn Mes‘ûd ile Ammâr b. Yâsir halifenin bu kararına karşı çıkmıştır. Onların bu tutumu, istinsah faaliyetine değil kişisel Mushaflarının imhasına ilişkin de olsa ashabın ileri gelenleri tarafından hoş görülmemiştir (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 155). Bununla birlikte özel koleksiyonlardan bazılarının daha sonraki dönemlere intikal ettiği, hatta bir kısmının günümüze kadar geldiği yönünde iddialar vardır. Nitekim özel Mushafların imhasından çok sonra Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî içlerinde İbn Mes‘ûd, Übey b. Kâ‘b ve Zeyd b. Sâbit’in kıraatlerinin yer aldığı üç Mushaf gördüğünü söylemiştir (Muḳaddimetü Kitâbi’l-Mebânî, s. 47). Ayrıca Hz. Ali tarafından derlendiği veya yazıldığı belirtilen bir Mushaf’ın ileriki dönemlere intikal ettiğine ilişkin bilgiler kaynaklarda yer almaktadır (İbnü’n-Nedîm, s. 139). Hatta zamanımıza ulaşan bazı Mushaflar Hz. Ali’ye nispet edilmekte (Selâhaddin el-Müneccid, s. 62-63), meselâ İstanbul’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde kayıtlı (nr. 458) Mushaf’ın son varağında onu Ali b. Ebû Tâlib’in yazdığına dair bir ibare yer almaktadır.

Günümüze Ulaşan En Eski Mushaf Nüshaları.

Hz. Osman Mushaflarından herhangi birinin zamanımıza ulaştığına dair kesin bilgi bulunmamakla birlikte bunlardan olduğu iddia edilen, aslında onlardan istinsah edilmiş olmaları muhtemel bulunan bazı Mushaflar bugün mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır:

1. Taşkent nüshası.

Halen Taşkent Eski Eserler Müzesi’nde muhafaza edilen, 68 × 53 cm. ebadındaki Mushaf kûfî hatla yazılmış olup Kur’an’ın üçte birini ihtiva eden 353 varaktan ibarettir. Petersburg Genel Kütüphanesi’nde bulunduğu dönemde Mushaf’ın elli nüsha olarak tıpkıbasımı yapılmış (1905), ancak baskı öncesinde Rus şarkiyatçısı S. Pissareff tarafından orijinal nüshada okunamayan yerler üzerinden mürekkeple geçilmesi sırasında bazı hatalar meydana gelmiştir (Altıkulaç, s. 4, 59, 63). I. (VII.) yüzyılın sonları veya II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında yazıldığı tahmin edilen bu nüsha Muhammed Hamîdullah tarafından neşredilmiştir (Philadelphia 1401/1981).

2. Topkapı nüshası.

Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kayıtlı olan (nr. 44/32) Mushaf’ın iç kapağındaki tanıtım yazısında 1226 (1811) yılında Kahire Valisi Mehmed Ali Paşa tarafından II. Mahmud’a hediye olarak gönderildiği ve bizzat Hz. Osman tarafından yazıldığı belirtilmiştir. 46 × 32 cm. ebadındaki Mushaf 408 varaktan meydana gelmekte olup Mâide ve İsrâ surelerine rastlayan iki yaprağı noksandır. I. (VII.) yüzyılın sonlarında veya II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında yazıldığı tahmin edilen Mushaf, Hz. Osman’ın Mushaflarındaki imlâya uygun olduğu görüşüyle, Medine’de basımı sürdürülen Mushaf’la aralarındaki imlâ farklılıkları gösterilerek ve orijinal metnin yanı sıra onun imlâsına uygun şekilde yazılarak Tayyar Altıkulaç tarafından neşre hazırlanmıştır (bk. bibl.).

3. Türk ve İslâm Eserleri Müzesi nüshası.

İstanbul’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde muhafaza edilen (nr. 457), Selâhaddin el-Müneccid’in “gördüğümüz Mushafların en eskisi” diye nitelediği Mushaf’ın (Dirâsât, s. 55) neşre hazırlanması için Tayyar Altıkulaç’ın çalışmalarını sürdürdüğü belirtilmektedir (Altıkulaç, s. 5).

4. Meşhed-i Hüseynî nüshası.

Kahire’de el-Meşhedü’l-Hüseynî’de bulunan bu Mushaf’ın da Hz. Osman Mushaflarından biri olduğuna inanılmıştır (Lebîb es-Saîd, XLVI/7 [1974], s. 751-759). Ancak bunun doğru olmadığı, Mısır Valisi Abdülazîz b. Mervân (ö. 86/705) tarafından yazdırılmış olabileceği söylenmiştir. Bu görüşü doğrulayacak hususlar arasında cer harfi olan “على”nın nüshada “علا” şeklinde elifle yazılmış olması zikredilmiştir. Hz. Osman Mushaflarında bu kelimenin yâ ile yazıldığı bilinmektedir (Altıkulaç, s. 21, 75; Dânî, el-Muḳniʿ, s. 65; Selâhaddin el-Müneccid, s. 53). 5. Bibliothèque Nationale nüshası (nr. Arabe, 328/a). I. (VII.) yüzyıla ait olduğu tahmin edilen ve günümüze elli altı varağı ulaşan nüsha F. Deroche ve S. N. Noseda tarafından neşredilmiştir (Lesa 1998). 6. British Library nüshası (nr. 2165). Yine I. (VII.) yüzyılda yazılmış olduğu tahmin edilen bu eksik mushaf nüshasının korunabilmiş sûre ve âyetleri şunlardır: A‘râf sûresi 42. âyetle Tevbe sûresi 95. âyet arası, Yûnus sûresi 9. âyetle Zümer sûresi 47. âyet arası, Mü’min sûresi 61. âyetle Zuhruf sûresi 71. âyet arası. 121 varaklık mushafın British Library tarafından 1-61. varaklarının tıpkıbasımı yapılmış (London 2001), diğer varaklarının da basılacağı bildirilmiştir (Altıkulaç, s. 58). 7.

Derleme Nüsha.

Aynı Mushaf nüshasının parçaları olduğu görüşüyle St. Petersburg, Katta-Langar, Buhara ve Taşkent’teki muhtelif kütüphanelerde mevcut varakların fotoğraflarının bir araya getirilmesi suretiyle meydana getirilmiş bir nüsha olup bu haliyle Kur’an-ı Kerîm’in yaklaşık yarısını ihtiva etmektedir (St. Petersburg 2004). Hz. Osman’ın Mushaflarından biri olmadığında şüphe bulunmayan ve diğer varaklarının da zamanla bulunabileceği ihtimalinden söz edilen nüshanın, VIII. asrın son çeyreğine (hicrî asrın 2. yarısına) ait olduğu tahmin edilmiştir (bk. Efim Rezvan, I, 66-70).[38]



[1] TDV İslâm Ansiklopedisi, 2002 Ankara, 26. cilt, 383-388. KUR’AN (القرآن) Müellif: ABDULHAMİT BİRIŞIK

[2] BKZ. KUR’AN’DA TEMEL KAVRAMLAR, 13-14, ali ünal, BEYAN YAYINLARI, İstanbul 1990

[3] TDV İslâm Ansiklopedisi, 2002 Ankara, 26. cilt, 383-388. KUR’AN (القرآن) Müellif: ABDULHAMİT BİRIŞIK

[4] DİNÎ TERİMLER SÖZLÜĞÜ, 269, Devlet Kitapları Müdürlüğü, Ankara

[5] DİA, cilt: 04; sayfa: 243-244, [ÂYET - Yusuf Şevki Yavuz - Abdurrahman Çetin]

[6] DİA, cilt: 26; sayfa: 384-388, Abdülhamit Birışık 

[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi: 1/10

[8] Dini Kavramlar Sözlüğü, (İ.K.)

[9] Şamil İslam Ansiklopedisi, Bedrettin ÇETİNER

[10] TDV İslâm Ansiklopedisi, 2009 İstanbul, 37. cilt, 538-539. SÛRE (السورة) Müellif: ABDULHAMİT BİRIŞIK

[11] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/507-508.

[12] Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/509-511.

[13] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/513-514.

[14] DİA, cilt: 26; sayfa: 384-388, Abdülhamit Birışık 

[15] Bkz. «İbn Abbas bu hususta; “Öyle zaman olurdu ki Resulullah’a birden fazla sureler bir anda nazil olurdu. Kendisine bir şey nazil olduğunda vahiy kâtiplerinden birini çağırır, ‘Bu ayeti şu suredeki şu ayetin yanına koyunuz’ diye emrederdi” ifadelerine yer vermiştir. (Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh, 2012). Zerkeşî, Ebû Abdillâh Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh (2012). el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur'ân. 1. I/241, Beyrut, Lübnan: Daru'l Kütübü'lİlmiyye).»  {KUR’ÂN-I KERİM’İN METİNLEŞME SÜRECİ VE SÛRELERİN TERTİBİNE DAİR GÖRÜŞLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, Sibel DANACI, ÇAKÜ Edebiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 8, Sayı: 1 Nisan 2020, 138-1660}.

[16] DİA, cilt: 26; sayfa: 384-388, Abdülhamit Birışık 

[17] DİA, cilt: 26; sayfa: 402-404, Abdülhamit Birışık

[18] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/480.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/486-488.

[20] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/485.

[21] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/486-488.

[22] KUR’ÂN-I KERİM’İN METİNLEŞME SÜRECİ VE SÛRELERİN TERTİBİNE DAİR GÖRÜŞLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, Sibel DANACI, ÇAKÜ Edebiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 8, Sayı: 1 Nisan 2020, 138-166

[23] Tâhâ 114’ün tefsirinde Fahreddin Râzî Ebû Müslim’den naklen, bizim bu ayete verdiğimiz manayı vermiş, “Kur’an hususunda acele edip de onun manalarının beyanı vahyedilmezden evvel, onu ashabına / insanlara okuma” anlamına da gelmektedir demiştir.

[24] «İbn Abbas kelimenin mastarı olan “Kur’an’ın “açıklamak” manasına geldiğini söyler.» {DİA, cilt: 26; sayfa: 384-388, Abdülhamit Birışık}. 

[25] «Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ile birlikte bir grup âlime göre Kur’ân kelimesi karn kökünden türemiştir ve “bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırmak, katmak” anlamındadır.» {DİA, cilt: 26; sayfa: 384-388, Abdülhamit Birışık}. 

[26] * «Gur-ân / Kur’ân [elif ile], “Okumak” anlamına gelen garae’nin mastarıdır. Bu görüşü destekleyen ayetler de bulunmaktadır (75/17, 18). Tercih edilen ve genel kabul gören görüş budur.» {Kur’an Anlaşılsın Diye, 14, YEKDER}.

[27] «İbn Abbas, kelimenin mastarı olan “kur’ân”ın “açıklamak, beyan etmek” manasına geldiğini söyler.» {DİA, cilt: 26; sayfa: 384-388, Abdülhamit Birışık}.

[28] Rabbim! İlmimi artır / bilgi kat [din] bilgime! Kur’an’ı, rızık / katık olarak nakşet zihnime.

[29] https://translate.yandex.com/tr/?source_lang

[30] Kur’an Anlaşılsın Diye, 39, YEKDER

[31] Mefâtihul-Ğayb, Fahruddin er-Râzî

[32] Bkz. Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur’an’ı Kerim Meali, 2/1115, Not: 89, Mehmet Yaşar Kandemir, Halit Zavalsız ve Ümit Şimşek. İstanbul 2013

[33] 10 Abdulbaki Güneş, Kur’ân’da Bütünlük Mucizesi (İstanbul: Etkileşim Yayınları, 2014), 39; Galip Gezgin, Tefsirde Semantik Metot (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2015), 255-258; Zülfikar Durmuş, Kur’ân’ın Türkçe Tercümeleri-“Aziz Kur’ân” ve “İnsanlığa Son Çağrı Örneği” (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2007), 183.

[34] Kur’ân-ı Kerim Meâl ve Tefsiri Adlı Eserin Tefsirdeki Metoduna Dair Bir İnceleme, Dr. Öğr. Üyesi Cahit Karaalp, Muş Alparslan Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı. Tefsir Araştırmaları Dergisi (TADER) 3 / 1 (Nisan 2019): 1-23.

[35] Alâk 1’in notuna bkz.

[36] Mealler 20/77’deki LÂ TEHŞÊ kelimesine emir manası, buradaki LÂ TENSÊ kelimesine ise gelecek manası vermişler. Biz her ikisini de emir kipi olarak mana verdik.

[37] Mehmet Türk Meali A’lâ 6-7 Açıklaması

[38] TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020 Ankara, 31. cilt, 242-248. MUSHAF (المصحف) Müellif: MEHMET EMİN MAŞALI