05.11.2021 / Deneme

Milenyum dediğimiz 1000 senenin devrilmesi takvimi, dünyanın her yerinde farklı etki yaratırken memleketimde de kendine has yankı buldu.

Örnek; Avrupa ve Amerika gibi batı medeniyetlerinin bânileri için ellerindeki başta ekonomik, teknolojik enstrümanların update edilmesi iken biz de bir çoğu ile yeni tanışılması demekti. Bununla birlikte cari ihtiyaç listemizin de birden üçe hatta beşe belki de fazlasına katlanması demek oldu. Neydi bu yakalamamız gereken ihtiyaç listesi ve nelerinden geri kaldık?

1960’lı senelerde kapalı devre olarak kullanılan internet ortalama 1980 sonrasında halka arz edilirken, Türkiye 1990’larla ilk çağlarını yaşamaya başladı. Bilgisayar kimi bankaların, bankolarındaki siyah üzerine yeşil yazılı ekran olarak bilindiği zamanlarda öyle çok da halkın eğlencesine hitap eder halde değildi ve kimse, potansiyelinin ne olduğunu ya da olacağını düşünmedi. Zaten öyle her evde masada, dizde ellere avuçlara dolacak sayıda alınabilecek bir ekonomik çıktı değildi. Milenyum bize başta evlerdeki ahizeli telefondan, her ele bir telefon ve ardına büyük bir iletişim ağı olarak döndü. Zamanla bu iletişim karşılıklıdan, tekil kullanıma, oradan da çevrimiçi kitlelerin bir birine sürekli küfür etmesine evrildi.

Teknolojiyi yakalamanın memleketimdeki karşılığı, teknolojik, ekonomik üretime dâhil olmak değil de “aman biz ne uğraşacağız üretmekle” fikriyatıyla üretilene ulaşabilmek olarak algılanması şeklini muhafaza etti. Buradaki çözülme zaten milenyumun en büyük hediyesi olan “tüketim toplumu” literatürünün başrol oyuncularından birisi olmamızı sağladı. Milenyum bizi bilgisayarlarımızın sıfırlanması ile korkuturken konuyu tamamen yanlış anlamış bir halde elimizde olan bilgisayarları sıfır kilometreleri ile değiştirmek olarak algılamış olacağız, çılgınlar gibi elektrikli ev aletlerinden dijital teknolojiye hücum başladı.

Burada açacağımız parantez belki de şu olmalı, teknoloji karın doyurur mu ya da teknoloji ile nasıl karın doyurulur? Teknolojiyi tarımdan, endüstriyel üretime verimli bir şekilde kullanmak evet görece karın doyurabilir. Sorun elimizdeki, masamızdaki ve dizimizin üzerindeki bilgisayar teknolojisinden ve bu teknolojiyi de oyun oynamak, internette “vay be dünya nerelere gidiyor” videoları seyretmekten ibaret görmek bizi teknolojinin ilkel kullanıcıları haline getirmesiydi.

Nefret nesli yazımda epeyce değindiğim kendine “Z” denilmesinden gurur duyan (Z)ombi kodu yüklenen kuşak tam da bu 0’dan 100’e saniyeler içinde çıkılan dönemde, kendini yoksun hissetsin diye bu araçlarla sürekli “üretme, üretilene ulaş” telkinine maruz bırakıldı. Halinden memnun olan milenyumun meyveleri başta ellerindeki bu değişimi keşfe, oradan da değişimin kendisi olmaya başladılar. Kendilerinden bir önceki kuşakta çok çabuk bu hissiyatın mahkûmu oldu.

Kapa parantez.

Milenyum sonrası dünya, ekonominin, sporun, sanatın, siyasetin, teknolojinin bahsinin en çok geçtiği ancak bu niceliğin, nitelikte tam aksi yönde ilerlediği bir dönem oldu şahsi kanaatim. Üretime ve ürettiğinden, üretmiş olmanın verdiği hazdan beslenen toplum yapısının günümüz üreticilerinin pazarına rakip olup paylaşmasına sebep olacağından arzı elinde tutanlar üretimin son halkası işçilerini aynı zamanda talep eden haline getirdiler.

“Bana çalış, ürettiğini ben sana satarım” diyenlerle hiç inatlaşmak derdinde olmayan tüketim toplumu, toplumumuz, üretmekten iyiden iyiye vazgeçti. Milenyum da doğanlar milenyum öncesi ebeveynlerinin tarlasından gelen buğdayın unundan, yine ebeveynlerinin fırınındaki ekmekten yiyerek temel ihtiyaç üretiminden bihaber şekilde ihtiyaçlarının alamadıkları kılık kıyafet, elektronik eşya, gidemedikleri yurt dışı seyahatleri olduğunu zannetmeye başladılar. Antrparantez aklımda hep şu deli soru ile gezmiyor değilim. Hâlâ tarım yapabilen asgari 40’lı yaşlarda olanlar emekliye ayrıldığında, şuan ziraat mühendisliği dahi okuyanlar ne yiyecekler?

Oturup kemirdikleri son model ayakkabıları, en kral telefonları ile beslenilemediğini anladıklarında video paylaşım sitelerinden gülmeme challenge, nasıl iyi küfür edilir, insanlarla nasıl dalga geçilir, bak nasılda iyi bilgisayar oyunu oynayıp senin değerlerine sövüyorum videolarından başlarını kaldırıp,  nasıl buğday üretilir videolarına geçecekler herhalde. Temel ihtiyaçların üretimin sadece öğrenilerek değil bir gelenek olarak devredildiğini en eski markaların gıda markaları olmasından anlayabiliriz bu arada. Bırakın buğday üretmeyi üretilen undan kek yapmayı bilmeyenlerin milyonlar olduğu milenyum çağı ülke çocuklarının, bilenlerinin de lüks restoranlarda aşçılık yapıp 1 liralık keki bize 20 liraya sattığı zamanda, tabi ki “kardeşim bir kafeye gidip çay içmeye kalksak şu kadar para veriyoruz diyen” isyankârlarıyla karşılaşmamız normaldir.

Türkiye’yi başta sanatta, kültürde, ekonomi ve ahlakta milenyum sonrası dönemde geri kaldığı iddiasına göz attığımız da iddianın müddeilerini aslında tam da bu konunun muhatapları olduğunu görmemiz çok sürmüyor. Diğer tüm sanatları içinde barındırması hasebiyle sinema her daim gözde sanat dalım olmuştur. Milenyuma kadar ürettiğimiz sinema eserlerinin sahiplerinin sinemanın nitelik olarak üst düzey olduğu ön kabulünden ilerlersek. Bugün ülkedeki ürettikleri tüm meselelerde ahkâm kesmekten geri kalmayan sinema-televizyon “oyuncu” camiasının da iddiası sanatta geri kaldığımız.

Soru -1- Ülkede sanatın geri kalmasından kasıt nedir?

Soru -2- Sanatta geriysek bu filmdeki rolünüz nedir?              

Cevaplarını muhataplarının zihninde saklı kalması şerhi ile buraya bırakıyorum. Zira ben bu soruların muhataplarının, sürekli sanatta geri kalıyoruz diyerek sayısız film de oyuncu, yapımcı, yönetmen, senarist olarak yer aldıklarını biliyorum. Küçük ve kendinden mesul bir istatistikle şu bilgiyi araştırılmak üzere verebilirim. Sinemanın bu topraklarda zuhurunda bu yana geçen 100 seneyi aşkın tarihindeki, oyuncuları toplasan bugün iki dizi de üç sezon oynayan birisinin kazandığı “şöhret” ve zenginliğe ulaşmadığını gerçeği hep karşımıza çıkacak. Yine bu zenginliğe ulaşanların temaşacılarına telkini her mecra da “bize ulaşamıyorsunuz” ne bir filme gidecek ne bir tiyatro oyununa ulaşabilecek ne de bir müzik albümünü alabilecek ekonomik özgürlüğe sahipsiniz!

Peki nasıl oluyor da konser salonları dolup taşıyor, filmlerin gişeleri milyonlu rakamları beğenmiyor, tiyatroların biletleri karaborsaya düşüp millet “stand up” gösterilerinde kahkahalara boğulabiliyor?

Söylediklerimin iddia olduğunu iddia edenlere cevabım bkz. sanat zevatının kazandıkları paralar. Sakın kimse bu söylediklerime karşı paramda gözün mü var demesin, kazandıklarınız sizin olsun hiç gözümde değil zira o rakamlar gözümü doyurur, taşırır, bünyem kaldırmaz. Böyle bakıldığında ya gerçekten kimse bu kültür sanat etkinliklerine ulaşamıyor ya da bedavaya yapılıyor. Tabi ki kültür sanat saydıklarımdan ibaret değil. Resim, heykel gibi plastik sanatların sergi alanlarının sayısı ve ulaşılabilirliği de milenyum öncesine göre çok daha artmış durumda.

Milenyum sonrası dünyanın bize en büyük hediyelerinden (kazıklarından) birisi de sosyal medya fenomenleri. Video, yazılı metin ve canlı yayın gibi alanlardan müşterilerine ulaşabilen bu fenomenler toplum inşasının en temel taşlarından olmaya başladı. Takipçisi milyonları tıklanma sayısı kimi zaman milyarı bulan bu fenomenlerin sürekli aklımızla oynayarak oyun bilgisayarı başından oyun bilgisayarı alacak paranız yoksa hiçsiniz mesajını yine bilgisayardan kodlayıp alıcısının da yine bilgisayarda dekode etmesi çelişkisini de göz ardı etmemek lazım. Bize sanki bu milyonlarca 3 – 20 yaş arası takipçilerinin teknolojik yoksunluk hissini taş tabletten onlara ulaşıyormuş gibi sunması kimin derdi ki? Çünkü kimse Türkiye’de bilgisayar, tablet, telefon gibi araçlarla yine neredeyse her yerde her zaman internet aracılığıyla bu zararlılara ulaşamıyor. Buna cevabı çok iyi biliyorum “yıl olmuş 2021 hâlâ mı bunlara ulaşılamayacak” onlara biraz kafalarını kaldırıp dünyaya bakmalarını dertleri ayaklarındaki ayakkabının markası, kullandıkları elektronik eşyaların modeli iken bunu söylüyorlar. Dünya da ki açlığı sunduğumuz da “ne yapalım aç mı kalalım” diyebilecek lükse sahipken, hedefleri üretmek değil, neden üretileni tüketemedikleri iken söylemek kolay tabi. Onlara dünyanın tamamının özendikleri ne kadar ülke varsa onlardan ibaret olmadığı gibi aslında onların dünyanın azgın azınlığı olduğunu da hatırlatmak isterim.              

Bu arada kendilerinin de takipçileri arttıkça ekonomik özgürlüklerinin cep telefonu marifeti ile çektikleri kısa videolardan sinema salonlarında gösterime giren bütçeli yapımlara dönüşmesi sayesinde bindikleri arabaların sürekli değişmesine aldırış etmeden takipçilerine elindeki medya oynatıcı bilgisayar, telefon, tablet gibi eşyasından “senin bunları almaya paran yok ezik” diyerek yoksunluklarına boyut kazandırarak ümitsizlik vermesi de milenyum sonrasının aslında en gerçek fenomenine dönüştüğü ortada.

En kötüsü de sanki ağızlarından dökülen tüm galiz küfürler, hal ve hareketlerinden dökülen sakillik, bayağılıkla başta insanların inançlarından etnik, kültürel ve manevi aitliklerine yaptıkları saldırının kendi özgürlükleri olduğunu düşünmeleri. Kendilerine böyle saldırılanlarda da yine “onların” kendilerine saldırma özgürlüğünü savunuyor ya işte asıl hipnoz burada başlıyor.

Milenyumun ikinci on senesi başta olmak üzere milenyumun meyvelerinden en çok duyduğumuz eğer yoksunluklarımdan arınacaksam bir başka milletin çok affedersiniz def-i haceti olmayı, oralarda kaldırım olup lağımında fare olmayı kabul edebileceklerini dahi öyle ironi içinde değil inanarak söyleyen bir kitle ile muhatabız. Bahanelerinin de kendilerinin asla bu hallerinden mesul olmadıkları başlığı, onları tüm hatalardan da münezzeh kılıyor. Milenyum insanı doğru düşünür, doğru uygular, asla hata yapmaz ve dünya son milenyumdan önce yoktu. Bu gurup az önce bahsettiğimiz hipnoza kapılmış tüm bireyler olarak, canım ülkemi doymak bilmez bir kafa yapısına itiyor.

Daha fazlasını, daha iyisini, dahasını istemeyi madde nispetine indiren yurdum insanına ne zaman hürsün, ulaşabildiklerini kullanarak dahasına ulaş bak sağlığın var desek bize bir araba markası söyleyip nasıl alamadığından daha da kötüsü onu alamadığı için sağlığından olacağından bahsediyor. Bunun çaresinin fakirliğine küfretmek değil ayağa kalkıp alamadığın eti, sütü, ekmeği, arabayı, telefonu kendin üretmeye çalışmak olduğu gerçeği bir başka yıkıma sebep oluyor “ama buna benim ömrüm yetmez”. Ne acıdır ki ilk kez araba üreten fabrikanın işçileri, iş yerine toplu servislerle gidip ev kiralarını ödemek için köle gibi çalışıyorlardı ki işçi hep ezilendir imajı doğdu.

Dini inanç noktasında gelinen nokta da kendi inancının hangi farizesini yerine getiremediğini sorulduğunda söyleyemeyen ama düşünceleri ve inançları üzerinde baskı hissettiğini söyleyenlere neye inandıkları sorulduğunda kekelemeleri. Neye inandığına emin olanların yaşadıkları inanç serbestisinden dolayı inançlarından artık eskisi kadar tat alamadıklarını zulüm ve baskı altında inançların daha kuvvetleneceğini düşünen ayrı bir kitle (şaka değil bu var) oluştu. Milenyum sonrası özellikle ikinci on sene de kamuoyuna ben de varım demeyi bırak, kendisine ben var mıyım? Diye sormayı bile tahayyül edemeyen bir kitle de özgürlüklerinin yanına artılar koyarak kendi matematiklerince artarız da artarız, diyerek hücum eder oldular. Özgürlük herkesin diline sakız oldukça anlamını kaybetmeye hatta evrilerek “benim özgürlüğüme” evrilmeye başladı. Hayatı madde nispetinde görenlerle, dünya maddeden ibaret değil mana da var diyenlerin tartışmaları maddecilerin, hiç ölmeyecekmiş gibi bir dille kendilerini savunacak kadar kavram karmaşasına düşmesi ile ilerleyen bir hâl aldı.

Neticesi itibarı ile bu saydıklarım milenyum sonrası Türkiye için söyleneceklerin özetinin bir cümle ile anlatılmış hali de olsa tarihe şerh nispetinde bakılmasını arzu ederim.

Memleket olarak milenyum sonrası dünyanın en büyük devrimi olan teknoloji de ciddi manada ilerleme kaydederken, doymak bilmez insan nefsine yetecek hale gelmemiz için gereken süreyi de daha yaşayamadık. Bakalım bu teknolojik, ekonomik, coğrafi ve demografik gelişmeler bize daha neler getirecek? Özetle bin yılların her manada engebeli coğrafyası olan ülkemizi kuzeyde küçük bir ülke ile kıyaslayanların düştüğü illüzyonla, madde nispetinde kendini geliştirmek için dünyanın kanını emmiş birçok hormonlu ülke ile aynı kefeye koyup sonra kendi koydukları kefeye kendilerini yakıştıramayanların çelişkisini aşıp aşamayacağımızı zaman gösterecek.

Sonuç olarak; yazık ki milenyum bize, bolluk bereketle birlikte bitmek bilmez bir açlık ve yoksunluk hissiyatını da hediye etti.